Andante Yazıları

 

STEVE REICH VE (18 MÜZISYEN IÇIN MÜZİK) ÇALMAK (*)

Can Çakmur

 

Yeni müziğin en çok sevilen evladı olan minimal müziği her ne kadar Steve Reich yaratmış olmasa da bugün onsuz bir müzik sahnesi düşünmek olanaksızdır. Steve Reich'ın bestelerini, Philip Glass'ınkileri popüler müzikle ayrıştırılamayacak denli iç içe olduğu gerekçesiyle savuşturulan rahatlıkla damgalayamayız; ancak bir şekilde ismini György Ligeti, György Kurtag veya Pierre Boulez gibi besteciler ile birlikte de anamayız. İşte Steve Reich, nereye ait olduğunu tam olarak bilemediğimiz bestecilerden biridir.

Reich'ın sekseninci doğum günü dolayısıyla Weimar'da düzenlenen minimal müzik festivalinin açılış konserinde “18 Müzisyen için Müzik” eserinde yer alan dört piyanistten biriydim. 1976 yılında tamamlanmış bu parça Steve Reich'in tartışmasız başyapıtıdır. “18 Müzisyen için Müzik” başlığı altında hemen her yerde bulunabilecek ansiklopedik bilgiler ile köşemi doldurmak ve sevgili okuru sıkmak istemiyorum; ancak yazıda değinmek istediğim noktaları aydınlatmak adına, kısaca minimal müzik nedir ve bu eser nasıl yapı taşlarından kuruludur sorularını cevaplandırmanın gerekli olduğunu düşünüyorum.

Minimal müzik tekrarlayan müzikal fragmanların üst üste binmesi ile anlam ifade eden bir bütünün oluşmasına dayalı bir akımdır. Bir diğer deyişle müzik, müzik olmaktan çıkana kadar küçük parçalara bölünür ve bu parçalar birleştirilince anlamlı bir müzik çıkar. “18 Müzisyen için Müzik” de bu prensibe bağlı olarak on bir tane akorun bir saatlik parça boyunca arka arkaya bir “continuum” halinde çalınması üzerine kuruludur. İki piyano ve iki marimbanın sunduğu bu zemin üzerine kalan enstrümanlar (ses, keman, çello, klarnet, piyano ve vurmalı çalgılar) ufak motifler kullanarak, bunları birleştirerek, farklı kombinasyonlar ile çalarak emprovize bir ikinci katman oluştururlar. Parça, minimal müziğin karakterine uygun olarak tekrara dayalıdır. Hatta bazen tek bir akorun yirmi dakika boyunca tekrar edildiği gözlemlenebilir.

Bu parçanın hazırlık sürecinde Steve Reich'ın müziğine karşı heyecan dolu bir meraktan, müziğinin anlamına karşı şüphe duymaya kadar pek çok karmaşık duygu besledim. Bu müziğin benim için çekici yanı meditatif, kendi zaman algısını yaratan karakteriydi. İtici yanı ise sanatın bireysel sıcaklığının ancak Henry Ford’un üretim sistemine yakışabilecek soğuklukta bir indirgeyici anlayışla on sekiz küçük parçaya bölünmüş olmasıydı. Eserin hazırlıkları çerçevesinde “18 Müzisyen için Müzik” ile yaşadığımız süre boyunca, sıklıkla bir bilgisayarın hepimizden çok daha iyi bir performans sergileyeceğini düşünmeden edemedim. On bir akoru bir saat boyunca epeyce yüksek bir frekansta (bir nabız hissi olmadığı için "Tempo" sözcüğünü kullanmaktan çekiniyorum) ve tam olarak dakikada 208 akor olacak şekilde tekrarlarken, piyano çalma sanatına dair bütün öğrendiklerimin bu eser için “anlamsız” olduğunu, hatta bazen engel bile teşkil ettiğini kabul etmek çok kolay olmadı. Bir müzisyenin yaptığı yegâne şey her sesin eşit ve aynı hızda çalınması ise, enstrüman tekniğine dair bugüne dek yazılmış yüzlerce cilt kitap tamamen değersiz hale geliyor.

Beraber müzik yapmanın en önemli gereklerinden biri, diğer müzisyenlerin yaptıklarına tepki vermektir. Çok enstrüman için yazılmış müziğin solo repertuvardan ayrıldığı nokta temelde budur. 18 Müzisyen için Müzik'te ilk bakışta eksik görünen şey de budur: Bu eserde müzisyenin tepki vereceği ufak değişiklikler yoktur. Ne bir rubato, ne de dinamik çeşitlilik bulamazsınız. Ancak Steve Reich, bütün bu katılık içinde zamanı esnetir. Eser boyunca her şey çok daha yavaş gerçekleşir. Bütün değişimler zamana yayılır. İşte müzisyenlerin tepki verdiği tam da bu çeşitlemedir. Reich örneğinde on dakikada bir gerçekleşen armonik değişim Mozart için iki ölçüyü doldurmayacaktır.

Ancak, Reich'ın yavaşlığı dinleyici üzerinde etkilidir. Müziği dinleyen kişi parçanın sonunda muhakkak "Bu kadar mıydı?" diye soracaktır. Oysa bir saatten uzun suren bir parça dinlemiştir. Diğer yandan çalan ise bu yavaşlıktan hiç etkilenmez. Provalar sırasında parçayı dinlerken hissettiğim o bilinemez uzaklıklara yayılma hissini hep aradım. Ancak ne zaman gözlerimi kapasam parçanın saat benzeri uyumu kayboluyor, diğer müzisyenlerden ayrı düşüyordum. Böylesi bir eseri çalmak öncelikle yüksek bir konsantrasyon sınavıydı. Aslında şu ana kadar yazılmış, Bach'tan Schönberg'e uzanan müziğin ulaşmadığı yerlere ulaşan bir parçanın başka bir yazım şekliyle kağıda dökülmüş olmasını bekliyor insan. Oysaki “18 Müzisyen için Müzik” de Mozart’ın bir menüeti nasıl yazılmışsa öyle yazılmıştır. Dinleyen için zamanın önemini yitirdiği ütopik bir ülkede yaşıyormuş hissini uyandıran bu parça, çalan için her bir ölçüde 6/4'lük zamana uyulmasını ve bunun çok sıkı takip edilmesini zorunlu kılarak müzisyenin ayaklarını toprağa çiviliyor.

Bu nokta bence ilginçtir; çünkü Steve Reich'ın müziği büyük ölçüde Ortaçağ Kilise Müziği'nden ilham almaktadır. Ortaçağ Müziği'nin karakteristik özelliklerinden biri zamanın ufak birimlere bölünmemiş olmasıdır. O dönemin nota yazım dağarcığında, rasyonel müziğin aksine, bir notaya önceden belirlenmiş bir zaman dilimi atfetmek bulunmamaktadır. Notalar sadece uzun ve kısa olarak nitelendirilir. Bu, binlerce yıl süren bir geleneğin son yansımalarındandır. İnsanlar zamanı küçük parçalara bölmeden önce daha özgür yaşıyorlardı belki de. Onlar için zamanın bölümünü sağlayan nefes veya Güneş'in hareketi idi. O yüzden notalara da belirli ölçülmüş uzunluklar atfetmek zorunda değillerdi. Yapmaları gereken çok açıktı: Şarkı söyleyenin nefesi tükenmeden önce bir sonraki uzun notaya ulaşması. Steve Reich ise modern zamanların aklına uygun bir biçimde, çalınması için Taylorcu bir işbölümünü zorunlu kıldığı bu eserinde, paradoksal bir biçimde zamanı saatin merhametsiz vuruşlarından arındırarak, modern zamanların ruhuna karşı çıkmaya çalışmıştı: müzisyeni sıkı bir cendere içine alırken dinleyiciyi özgürleştirmişti.

 

 

Kimi günler daha hızlı olmasını dilerdim,

Bazen vuruşlarını yavaşlatmasını,

Kederimde ve neşemde, fırtınada ve sükunette,

Hayatta ne olduysa, o yanında nabzını attı.

“Saat”

Johann Gabriel Seidl

 

 

(*) Bu yazı Andante Dergisi Aralık 2016 (No: 122) sayısında yayımlanmıştır.