Andante Yazıları

BU SAYFAYI PAYLASIN

 

SANATÇI (*)

Can Çakmur

 

 

Stravinsky, Harvard Üniversitesi'nde müzik ile ilgili olarak sanatların en yenisi olarak söz etmiştir. Müziğin kaynağı, bize fiziksel olarak keyif veren sesler olduğuna göre müziğin sanatların en yenisi olduğunu söylemek nasıl mümkün olabilir? Stravinsky, bu soruyu sanatın yaratıya bağlı olduğunu söyleyerek cevaplıyor. Tabi ki, burada sanatçıyı günümüzdeki anlamıyla kullanıyor Stravinsky. Zira J. S. Bach bile kendisini sanatçı olarak değil, bir zanaatçi olarak tanımlamıştı. Sanatçının o dönemki anlamı ise sihirle ve simyaya uğraşan kişi demekti! (Acaba, romantik döneme doğru giderken resime, müziğe ve yazıya atfedilen mistik yan, simyanın değerini yitirmesi ile birlikte isimlerdeki bu değişmenin nedeni olabilir mi?) Bach'ın kendini zanaatçi olarak tanımlamasının onun zihninde çok basit bir açıklaması vardı: O sadece var olan malzemeyi düzenliyor ve hazırlıyordu, aynı bir bakır ustasının metalden çanaklar ve tencereler yapması gibi... Yaratmak söz konusu olduğunda ise, büyük bir alçakgönüllükle yazdığı her parçanın altına "Zafer Sadece Tanrı'ya Aittir" yazıyordu. Birkaç onyıl sonra ise Goethe, "Yarat Ey Sanatçı!" diyecek ve Prometheus'unda "Gökyüzünde siz Tanrılardan daha zavallı bir varlık bilmiyorum!" diye yazacaktı.

Bach'ın bu davranışı aslında bize Tanrı sevgisinden çok daha fazlasını söylüyor. Bu sözler aynı zamanda o dönemde müziğin toplumsal yaşam içinde durduğu yeri de gösteriyor; bir başka anlatımla, müziğin ne kadar hayatın merkezinde durduğunu, ne kadar doğallıkla günlük hayatta yer tuttuğunu, bütün yüce ve mistik söylemlerden aynı zamanda ne kadar uzak olduğunu söylüyor. Daha da ilginç bir gözlemi Rameau'nun klavsen süitlerinde bulabiliriz. Bu süitlerde yer alan pek çok parça (eserlerin isimleriyle anarsak, Tavuk, Mısırlı, Kuşların Konferansı gibi) gündelik hayattan alınan seslerin ve manzaraların müzikal taklitlerini yapmaktadırlar. Bunu yapma yolları ise, konularının ve müzikal içeriklerinin çeşitliliğine karşın son derece belirli ve (örneğin Bartok veya Mahler'e kıyasla) kısıtlıdır. Seçilen konunun çok daha sonrasının müziğini oluşturacak olan sembolizme yakınlığını ve dolayısıyla (o dönem için) radikalliğini düşündüğümüzde bunu yaptığı araçlar ve yapış biçimi daha ilginç bir hale geliyor tabi ki.

Müziğin günlük yaşamdaki yeri yazık ki bu dönemden sonra önemli bir değişime uğradı. Henüz daha J. S. Bach'ın yaşadığı dönemde bile eğitimde müziğin yeri azaltılmış, müzisyen olma olgusu küçük görülmeye başlamıştı. Beethoven'ın hayatının sonuna geldiğimizde ise gündelik yaşamın içinde müzik çoktan başka bir yere oturtulmuştu. Bu değişimin çok iyi farkında olan Beethoven için müzik yüce bir sanattı. Yani müzik, sadece müzik olmaktan daha çok şey ifade ediyordu: Beethoven'a göre, örneğin, yaylı çalgılar dörtlüleri aynı zamanda birer insan hakları bildirgesiydi. Müziğe daha önce böyle bir anlam yüklenmemişti, müziğin müzikten daha fazla olması beklenmemişti.

Müziğin böylesine mistik ve yüce bir düzeye yükseltilmesi beraberinde ister istemez hafif müzik ve ciddi müzik ayrımını getirmiştir. Bestecilerden bir kısmı insani olanın ötesinde insanlığa dair olanı ifade etmeye çalışırken bir diğer kısım ise duygulara ve zevke yönelik müzik yapmayı uygun gördü. Bu kolay sindirilen ve insana doğrudan hitap eden müzik, zamanın moda müziği, ilk gruptaki bestecilerin eserlerini silip süpürdü. Rossini, Beethoven'ın unutulmasına, Schubert'inse hiç var olmamasına neden oldu. Peki o zaman Rossini bayağı, çirkin ve uyuşturucu etkisi uyandıran bir müzik mi yapıyordu? Beethoven Rossini'yi böyle suçlarken (hatta aşağılarken), gerçekten de hafif müzik o kadar kötü birşey midir?

Beethoven'ın hem kendisinin hem de müziğinin toplumdan dışlanmasının kendisinde yarattığı üzüntüyü ve hayal kırıklığını bir kenara bırakırsak, kendisinin bile hafif müziğin varlığına karşı çıkmayacağını tahmin edebiliriz. Yoksa neden bir dostunun Büyük Füg'ün bir dörtlünün final bölümü olması için çok ağır olduğu eleştirisi üzerine bir başyapıt olmasına karşın Büyük Füg ile karşılaştırılamayacak hafiflikte bir bölüm yazmaya karar versin ki? Ancak, bu zamana gelindiğinde müzikte oluşan yol ayrımı artık geri dönülmeyecek bir boyuta ulaşmıştı. Müzik günlük düzenin içinden tamamen çıkmış, günümüzdeki hafta sonlarının konser aktivitesine dönüşme yoluna girmişti.

17. ile 20. Yüzyıllar arasında müzikle ilgili değişen tek şey müzik algısı değildi. Yorumcuya biçilen elbise de değişen zamanlara uygun olarak evrim geçirdi. Yorumcu, 20. Yüzyıl'ın ortasından itibaren artık eskiden olduğu biçimiyle besteci içgüdüleriyle hareket etmiyor; çalması gereken eserle arasına bir mesafe koyuyor ve esere yönelik buna göre çalışmaya başlıyordu. 19. Yüzyıl'ı görmüş 20. Yüzyıl piyanistlerinin yorumunda bu farkı çok açık görebiliyoruz. İfade farkından öte, geçen yüzyıl içerisinde kaybolmuş olan şey belki de sahnenin özgünlüğü fikriydi. Pachmann'ın veya Friedmann'ın, hatta Rachmaninov'un kayıtlarında gözümüze çarpan ilk şey parçayı kendilerine ait kılmaları, taklit edilemeyecek imzalar atmaları. Bu da müziğin gerçekten büyülü anlarını daha sık yaşamamızı sağlıyor. Müziğin bir sahne sanatı olduğunu bize hatırlatıyor. O dönemin en büyük dehaları hafif müzik ile yüce müziğin dengesini kurmayı bugün hayal edemeyeceğimiz derecede doğal yapıyorlardı. Aynı, Haydn'ın piyano sonatlarının sıklıkla esprili ve vurdumduymaz olan ilk bölümlerinin bir anda insana ve varoluşuna dair en temel soruları sorduran ikinci bölüme dönüşmesi gibi...

Yazıyı Arthur Rubinstein ile ilgili hocam Diane Andersen'den duyduğum bir anekdot ile noktalamak istiyorum:

Rubinstein, Carnegie Hall'de vereceği devasa konsere hazırlanırken bir arkadaşına der ki, "Bu konserde öyle birşey yapacağım ki yıllarca üstüne konuşulacak...". Gerçekten de konserde çaldığı de Falla'nın Ateş Dansı'ndaki vücut dili efsane olarak anlatılmaya başlamıştır. Ateş Dansı'nın ortasındaki aşırı ritmik kısmı adeta timpani çalar gibi ellerini havaya savurarak çalmıştır Rubinstein. Carnegie Hall sahnesinde böyle eğlenebilen bu piyanist, aynı zamanda en dokunaklı Chopin yorumlarının da sahibidir, insan ruhuna dair belki de en çok soruyu sormuş müzisyendir!

 

Yarat ey Sanatçı! Konuşma!

Bir soluk olsun şiirin yalnızca!

J. W. von Goethe

 

 

(*) Bu yazı Andante Dergisi Kasım 2015 (No: 109) sayısında yayımlanmıştır.