ŞAFAK ŞARKILARI (*)

Can Çakmur

 

Müzikle ifade edilmeye çalışılan temalar içerisinde, muhtemelen ölüm kadar sık karşımıza çıkan bir başkası yoktur. Bestecileri bu kadar meşgul eden bir kavramla, onlar kaçınılmaz sona yaklaştıkça daha fazla karşılaşmayı bekleriz. Ancak, aksine hemen bütün büyük bestecilerin son dönem eserlerini incelediğimizde bu çalışmaların pek azının doğrudan ölüm ile ilgili olduğunu görürüz. Örneğin, ölüm fermanı en erken imzalanmış bestecilerden biri olan Schubert'in şarkılarına baktığımızda, bu temanın erken dönem eserlerinde çok daha sık kullanıldığına tanık oluruz. Benzer bir şekilde Liszt'in hayatının ilk yarısını şekillendiren bu kavramın ilerleyen yıllarda yavaşça kaybolmaya başladığını gözlemleyebiliriz. Belli ki büyük bestecilerin birçoğu için ölüm temasının doğrudan kullanımı erken dönemlerinde daha cazip olmuş.

Ancak, bestecilerin yaşlandıkça eserlerinin yaşama sevinciyle dolduğunu iddia etmek sadece yanlış değil, aynı zamanda onların müziğine yapılabilecek büyük bir saygısızlıktır. Gerek şiirde, gerekse müzikte olsun bir şok deneyimi olarak ölümün dehşeti Schubert’ten Baudelaire’e ya da Heine’den Schumann’a dek farklı sanatsal anlatıların konusu olmuştur. Bir bestecinin geç dönemlerinde bu temanın nasıl biçim değiştirdiğinin izini sürmek bize ilginç bir hikaye sunabilir.

Schumann 1853 yılında, aklını tamamen yitirmeden çok kısa bir süre önce, Gesänge der Frühe (Şafak Şarkıları)  adını verdiği bir eseri yayımcısına gönderecek ve aşırı melankolik bulduğu Fügetler adlı eserinin yerine bunun basılmasını rica edecekti. Yayımcısı, baskı kalıbını hazırlayıp notaların doğru kopyalanıp kopyalanmadığını kontrol etmesi için besteciye gönderdiğinde ise artık Schumann dikkatini toplayamayacak kadar akıl sağlığını yitirmiş olacaktı.

Bu eser Schumann'ın bütün eserleri içinde en karmaşıklarından biridir. Clara, eseri çalmak konusunda tereddüt etmiş, hatta hiçbir zaman beğenisini doğrudan ifade etmemiştir. Günümüzde bile konser salonlarında bu parça çok nadir olarak icra edilmektedir.

Bu eserde Schumann'ın hayatı boyunca eşlik eden karakterlerden hiçbirini; yani ateşli Florestan'ı, dingin Eusebius'u, olgun Usta Raro'yu veya sevgili Clara'sını bulamayız. Müzik, dingin tek bir kaynaktan fışkırmış gibidir. Ancak bu durum Schumann'ın olağanüstü hayal gücünü yitirdiği anlamına gelmez.

Eserin orijinal ithafı, son derece sade bir şekilde “Diotima'ya” şeklindedir. Daha sonra bilinmeyen sebeplerden dolayı ithaf Schumann'ların bir aile dostu olan “Şair Bettina von Arnim'e” olarak değiştirilmiştir. Ancak bu değişikliğin hiçbir önemi yoktur; çünkü parçanın ilk iki notası olan D (Re) ve A (La) DiotimA ismindeki müzikal olarak anlamlı olan harflerdir. Kısaca, her ne kadar eserin başındaki yazılı ithaf değiştirilmiş olsa da, eser müzikal olarak Diotima'ya ithaf edilmiştir. Diotima'nın anlamı ise oldukça kafa karıştırıcıdır. Diotima, o dönem sıklıkla karşımıza çıkan feminen bir figür ve aynı zamanda şair Hölderlin'in birkaç şiirinin de başlığıdır. Hölderlin, Goethe ve Schiller'in çağdaşıdır ancak gerek dili, gerekse ifadesi onlardan çok farklıdır. Onlar kadar estetik olmasa da çok kuvvetli bir ifadesi vardır.

Şafak Şarkıları, bütünsellik taşıyan beş parçadan oluşur. Schumann yayımcısına yazdığı mektupta bu eserin gün doğumunu anlatmadığını, güneşin doğuşunun yarattığı duyguları ifade ettiğini anlatır. Bu tanım ilginçtir, çünkü Beethoven, Pastoral Senfoni'sini de aynı cümle ile açıklar. Schumann, şüphesiz burada büyük üstada selam gönderiyordu. Şafak Şarkıları ile Pastoral Senfoni arasındaki benzerlik ise bu kadardır. Şafak Şarkıları halk müziğine gönderme yapmaz, temaların gelişimini ilk iki nota (DiotimA – re ve la) hariç takip edemeyiz, hatta sıklıkla armonik olarak bile parça bizi yanıltır. Schumann bu eserde hep başvurduğu yaratıcı oyunlarını da bir kenara koymuştur. Müzik, kendisini baştaki iki notadan var eder. Ancak bütün bunlardan daha ilgi çekici olan ise konu olarak gündoğumunun seçilmiş olmasıdır.

Gündoğumu, uyanışın, umudun, yani yeni bir hayatın simgesidir. İlginç olan, Schumann’ın bu temayı muhtemelen son eserlerinden biri olduğunu bildiği bir eser için seçmiş olmasıdır. Bunun hayata dair son bir umut veya dünyanın güzelliğine bir tutunma çabası olduğunu sanmıyorum. Delirmenin ve intiharın  sınırında olan bir insan hayata dair umudunu yitirmiş olmalıdır. Öyleyse bu, dünyanın gelip geçici neşesine ancak bir veda olabilir; dinginliğe kavuşan ruhun sonsuz karanlığı kabullenişi ... Bunun şafağı anlatmaktan daha incelikli bir yolu olabilir mi? Schumann, bu eseri yazdıktan sadece günler sonra Ren Nehri'ne atlayarak yaşamına son vermeye çalışacaktı...

 

Gel ve yumuşat beni, parçaları birleştirdiğin gibi

Cennetsi ilhamın tadı, zamanın karmaşası

Coşan kavgayı cennetin barışçıl tınılarıyla dindir

Ta ki ölümlü yürekte parçalanmış olan birleşene dek.

Eski doğanın insanları, vakur ve büyük

Geçmiş zamandan, yüce ve coşkuyla yükselene dek.

Geri dön halkların zavallı kalplerine, yaşayan güzellik!

Geri dön misafir sofrasına, geri dön tapınaklara!

Çünkü Diotima, narin kış çiçekleri gibi,

Kendi ruhunun zenginliğine rağmen, sürekli Güneş'i arar.

Ancak ruhun güneşi, daha iyi Dünya, karanlığa gömülmüş

Ve buzlu gecede sadece kasırgalar uğulduyor.

“Diotima”

Friedrich Hölderlin

 

   (*) Bu yazı Andante Dergisi Temmuz 2016 (No: 117) sayısında yayımlanmıştır.

 

Andante Yazıları