Di Fi-Di (*)

Can Çakmur

 

 

Elveda güzel Dünya,

Seni ancak şimdi anlayabiliyorum,

Sen, mutluluk ve hüznün,

Başımızdan geçtiği.

 

Adolf von Pratobevera - Dünyaya Veda

 

 

Çok az sanatçı, müzik tarihini tek başına değiştirebileceğini iddia etme cesaretine sahiptir. 18 Mayıs 2012 gecesi bir daha uyanmamak üzere, son kez uykuya dalan Dietrich Fischer-Dieskau işte bunu iddia edebilecek insanlardan biriydi. Şarkı, onun sadece yaşamının merkezi, hayatını adadığı bir form olmadı. Dieskau, iteklenmiş, yok sayılan bu formu tek başına konser salonlarına taşımayı ve operanın tam yanına yerleştirebilmeyi de başarmıştı.

Şarkı, Dieskau'ya göre operanın minyatürüdür. Ancak, çok daha kısıtlı bir mecrada, çok daha sınırlı bir süre içinde operanın bu kısıtlar olmaksızın başardığını başarmalıdır. Dieskau, hacim açısından nispeten sınırlı olan enstrümanının farkına çok erken bir yaşta varmış ve bunu şarkının inceliklerine uygun olarak eğitmişti. İlk kaydı olan ve daha sonraki yaşamında konser kayıtları ile beraber on kereden  fazla kaydedeceği Winterreise, Dieskau'nun tarzını anlamamız için bize bulunmaz bir fırsat sunar. İlk kayıt sırasında Dieskau sadece yirmi üç yaşındadır, Schubert'in bu ölümsüz eseri yazdığı yaştan bile genç! İfadesi ise tertemizdir, yumuşacık bir sesle söyler. Schubert'in mucizevi müziğini kirletmekten korkar sanki. Ancak Dieskau bu ilk kaydıyla beraber ömrü boyunca sürdüreceği arayışını da başlatmıştır. Onun amacı sözlerin ve notaların ötesinde ifadenin özüne ulaşmak ve dinleyene müziğin özünü sunmaktı. Bu, aslında tamamıyla gerçekleştirilmesi mümkün olmayan bir ülküdür. Bir sanatçı yaşamı boyunca buna yaklaşmanın yollarını arar durur. Bu yolda bulduğu ve önerdiği kendine özgü çözümler ise ancak bize ulaştığı ölçüde yüreğimize dokunabilir. Carlos Kleiber ile ilgili söylenmiş bir söz bu bağlamda Dieskau için de geçerli görünüyor: "Onun başarısızlığı, sanatçının başarısızlığıdır."

Bundan sonra gelecek yirmi beş yıl, bir “Dieskau fırtınası” olarak günün müzik sahnesini silip süpürecekti. Onun şarkı türünde başardıkları ile uyandırdığı saygı o düzeydeydi ki, Benjamin Britten bile ancak belirgin bir hayranlık ifadesi ve çekingenlikle  kendi Savaş Requiem'inin prömiyerini yapmasını Dieskau'dan rica edebilmişti. Bu yıllar Dieskau'nun en verimli yılları olacak, ilk kayıtlarında duyduğumuz doğrudan ifade, süreç içinde yerini çok daha detaylı bir ifadeye bırakacaktı. Öyle ki, şarkılarındaki her kelimenin anlamı üzerinde detaylı olarak düşündüğünü, rastlantılara fırsat vermediğini dinleyiciye doğrudan hissettirebilmeyi başaracaktı.

Özellikle 1970’li yılların başında Gerald Moore ile yaptığı Schubert kayıtları şarkı sanatının zirvelerinden birini oluşturmaktadır. Aslında bu kayıtlarda Dieskau çok ince bir dengeyi tutturmayı başarmıştır. Doğası gereği lirik karakterde olan sesinin, diksiyonundaki keskin köşeleri ne kadar yumuşatabildiğine bilinçle yaklaşmıştır. Oysa ki bu denli keskin nüans yüklü bir okuma, başka bir ses ile kolaylıkla dinlenemez hale gelebilirdi.

Dieskau'nun piyanistine karşı duyarlılığı kayıtlarının özgünlüğünü sağlayan unsurların başında geliyordu. Yaşamının her döneminde beraber çalıştığı piyanist aynı zamanda tarzının da bir yansıması ve şekillendiricisi olmuştur.  Aynı parçayı farklı piyanistlerle kaydettiği zamanlarda her kaydın piyanistin yaklaşımına bağlı olarak parçanın farklı bir yönüne ışık tuttuğunu gözlemlemek mümkündür. Bu ilişkiler içinde en verimlisi tartışmasız Gerald Moore ile olandır. Bu ikilinin kayıtlarını özel yapan etmenin ne olduğuna dair bir merakla bu kayıtları dinlediğimizde, fark edebileceğimiz ilk şey Dieskau'nun ne kadar rahat söylediği olacaktır.

Kendisiyle çalışan müzisyenlerin anılarında yazdıklarından, Dieskau’nun piyanonun her zaman kelimenin kuvvetli hecesiyle senkronize olmasını talep ettiğini öğreniyoruz. Gerald Moore'un ise bunu neredeyse telepatik bir şekilde yapabiliyor olması, Dieskau'ya söylediği her heceye ihtiyacı olan zamanı verebilme şansını tanıyordu. Diğer yandan, Moore'un çalışının temel karakteri olan legato ve yumuşak ifade ise Dieskau'nun kimi zaman abartılı olmanın sınırına gelen aksanlarını dengeliyordu.

Tarihte, solist olma yolunu seçmiş piyanistlerin şarkı eşliği yapmasının çok fazla örneği yoktur. İstisnaların ise her zaman çok ilginç sonuçları olmuştur. Bu ilginç sonuçlar, kimi zaman Dieskau'nun Horowitz ile kaydettiği Dichterliebe gibi "bir facia", kimi zaman da Richter ile kaydettiği Hugo Wolf şarkıları gibi "dahiyane" olabiliyor. Eğer kayıt arşivlerini biraz incelersek, Dieskau ile konser vermiş veya kayıt yapmış piyanistlerin arasında Brendel, Schiff, Eschenbach, Barenboim veya Perahia gibi müzisyenleri bulabiliriz. Bu kayıtların değeri, ikililerin birbirlerini ne kadar etkilediklerini gözlemleme fırsatı sunmalarıdır. Özellikle Brendel ile 1979 yılında kaydettiği Winterreise ve Richter ile kaydettiği Wolf albümünlerinin ulaştığı müzikal seviye bu müzisyenlerin solo kariyerlerindeki tepe noktalarıyla eş düzeyde görülebilir.

Başlangıcından beri Dieskau'nun kariyeri eleştirilemeyecek kadar mükemmel gelişmişti. Yaptığı yüzlerce kayıt içinde eleştirmenler tarafından örnek kayıt olarak gösterilmeyen yok gibiydi. Ancak bu durum 1980'li yıllardan itibaren değişmeye başladı. Bu yıllarla birlikte değişen müzikal sahne, Dieskau'yu aktörlerinden biri olarak benimsememişti. Bu anlamda eleştiriler sadece müzikal tercihlerine değil aynı zamanda insani tercihlerine de yöneltilmeye başlamıştı. Performanslarının tutarsızlığından, yorumun abartılı olmasına, hatta detay olması gereken öğeleri yorumunun merkezine oturttuğu için kayıtlarının dinlenemez olduğuna kadar uzanan oldukça sert müzikal eleştiriler yanında, öğrencilerini aşağıladığı, insanlara kaba ve soğuk davrandığı da yazılıp çizilmeye başlanmıştı.

Aslında Dieskau, “modern yorum” anlayışının temelini atmış olmasına karşın hem müzisyen hem de insan olarak doğduğu kuşağın taviz vermeyen yapısını da yansıtıyordu. Birbiriyle sürekli bir çekişme halinde olan bu iki görüşün tek bir bünyede toplanmasının etkisi çok büyüktü. Belki de eleştirilerin temel nedeni de buydu: müzikal sahneyi kendisinin değiştirmeyi tercih etmeyeceği bir şekilde değiştirmişti. Dieskau’yu anma yazısında bile onu yerden yere vuran bir eleştirmenin sözleriyle; "Onun garip büyüsü ardından gelen üç kuşağı tarif edilemez bir biçimde etkisi altına almıştı."

Dieskau'nun hikayesi her şeyden önce trajik bir hikâyedir. Hayatının sonunda müziğin geleceği ile ilgili umutsuzluğa kapılmış ve bunu ifade etmekten de hiç çekinmemiştir. Ona göre müzik hayatın kalanında olduğu gibi artık düşünülmeden yapılan, gelenekten kopan ve ölmekte olan bir sanat haline gelmişti. Dieskau’nun müziğinde kendisinin hayata bakışının bir yansımasını görmek mümkündür. Hiç bir harf, hiç bir nota rastgele söylenmemiştir. Kendisini ve müziği her zaman kontrol altında tutmak ister. Yaşlandıkça bu kontrol öyle bir düzeye gelmiştir ki, ona yöneltilen temel eleştirilerde de belirtildiği gibi söylediği her harfin anlamı metnin bütününün anlamının ötesine geçmeye başlamıştır. Ancak, onun için sanat hayatın damıtılmış halidir. Karşıtlıkları abartması, bağırması veya fısıldaması belki de gittikçe duyarsızlaşan bir dünyaya karşı bazen bir haykırış, bazen de bir yakarış; farkında olarak ya da olmadan yapılan bir başkaldırıydı.

 

 

(*) Bu yazı Andante Dergisi Ekim 2016 (No: 120) sayısında yayımlanmıştır.

 

Andante Yazıları