Andante Yazıları

 

NİCE YAŞLARA İDİL BİRET (*)

Can Çakmur

 

 

İdil Biret benim için geçmiş kuşağın büyük piyanistlerinin son temsilcisidir. Onun çalışında tınıya gösterdiği özeni duyarız. Her notanın söyleyecek bir sözü, anlatacak bir hikayesi vardır. Yaratıcı ve düşünen bir yorumcu olarak eseri sunuşu bestecinin dehasını arka plana atmaz, aksine onu çalışındaki özgürlük ve özen, çaldığı her besteciyi dinleyiciye ulaştırır. İşte müziğe alçak gönüllükle bağlılık ve saygı İdil Biret'in sanatıdır, bencilliğin hüküm sürdüğü bu çölde bir yudum serin sudur. Bu yazı 6 Haziran 2016 tarihinde İstanbul Müzik Festivali kapsamında İdil Biret 'Bir Virtüözün Maratonu-II' başlıklı resitalinden önce yaptığım konuşmanın yazılı dile bir uyarlamasıdır.

 

Değişen estetik kurallar sadece bestecilerin yazımlarını değil aynı zamanda yorumcuların da ifadesini belirler. Tarihte her dönemin özgün estetik algısı kendine has “yıldız” müzisyenler yaratmış ve onları ebedi sanatçılar olarak sunmuştur. Ancak çoğu zaman bu yaklaşımların geçerliliği yeni bir zevkin yerleşmesine kadar sürmüş, müzik sahnesinde unutulan yıldızların sayısı hatırlananlardan hep daha fazla olmuştur. Yorumcunun özgünlüğü veya başarısı estetik kuralların içinde kalmasına ve bunları uygularken ne derece ikna edici olduğuna bağlıdır. Bunu başarabilen yorumcu ve besteciler içinden daha küçük bir grup ise içinde bulduğu döneme değil, içinde yoğrulduğu döneme sadık kalarak özgünleşirler. Bunlar içinde daha da azı dünya görüşlerini öyle bir ifade gücü ve inançla aktarır ki dinleyici içinde olduğu zamanın dışına çıkar ve kendini eski zamanların esansı içinde bulur. Bu yolu takip etmiş müzisyenler içinde J. S. Bach, T. Kullak veya H. von Bülow gibi sanatçıları bulabiliriz. İdil Biret benim için bu guruba giren müzisyenlerden birisidir. Biret, "piyanonun altın çağı" diye tabir edilen yılların hamuruyla yoğrulan bir yorumcu olarak o ifadeyi her zaman korumuştur.

İdil Biret 6 Haziran 2016 tarihinde İstanbul Müzik Festivali kapsamında verdiği resitalde bütüncül bir program hazırlamayı tercih etmişti. Öyle ki, programda yer alan her eser sanki bir ötekine evriliyordu. Yola Schubert'in 1819 yılında yazdığı, kayda değer bir eser olan D 664 numaralı La Majör Piyano Sonatı ile çıktık. Bu eser, Schubert'in "orta dönemi" diye tabir edebileceğimiz yıllarının sıklıkla sakin, melankolik ve hiç olmadığı kadar melodik çizgisini takip eden ve o dönemden elimize ulaşan tek solo piyano eseridir. Artık Schubert, solo piyano sonatlarında kendi dilini arayan besteci olmaktan çıkmıştı ve tamamlanmamış Fa diyez Minör Sonat'ı saymazsak ilk kez şarkıyı sonat formunun merkezine oturtuyordu. İşte bu nedenle, 1818 yılında yazılmış olan  An den Mond in einer Herbstnacht (Bir Sonbahar Gecesinde Ay'a) şarkısından söz etmeden geçemeyiz. Bu şarkı yukarıda söz ettiğim Schubert'in orta döneminin karakterinin bir özeti gibidir. Melankolinin, sükûnetin ve hüznün romantik dışavurumu olan ay ışığı, şiirin temelidir. Şair aydan söz eder: Onun dolaştığı nice ülkeden, gördüğü nice kahkahadan ve gözyaşından... Ve mezardan söz eder;  Ay'ın ışığının ulaşmadığı o soğuk odadan... Şair, yakında kendisinin de orada olacağını, artık gülmeyeceğini ve ağlamayacağını yazar. Bütün bunlar serin bir sonbahar gecesinin melteminde uçup gider. Henüz yirmisini geçmemiş bir insanın ölümle bu kadar iç içe bir ilişki kurması olağandışıdır. Ancak Schubert'in sadece dört yıl sonra, o dönem tedavisi mümkün olmayan, frengiye yakalanması kaderin trajik bir cilvesi olsa gerek. 

Schubert'in hastalığı sanatında büyük bir sıçramaya ve bir yaratıcılık patlamasına sebep olmuştur. Neredeyse üç yıl süren (Schubert standardında verimsiz denebilecek) bir dönemden sonra adını müzik tarihine altın harflerle yazdıracak başyapıtlar yılda ikişer-üçer ortaya çıkmaya başlamıştı. Bir karşılaştırma yapabilmek adına hatırlamak gerekirse, Schubert beste yapmaya başladığı 1813 yılı ile 1819 yılı arasında 650 kadar eser yazmış, hastalandığı 1823 yılından 1828 yılındaki ölümüne kadar ise o zamana kadar görülmemiş çapta (ve uzunlukta) sonatlar ve oda müziği eserleri içeren 250 civarı eser yazmıştır. 1819-1823 arasında ise içinde büyük formlu eser bulunmayan sadece 100 kadar eser yazmıştır.

Programın, aradan önceki eseri olan Wanderer Fantaisie (D 760), Schubert'in durgunluk döneminin ardından kaleme aldığı ilk başyapıttır. Eserin başlığındaki Wanderer Almanca "gezgin" demektir ve aynı zamanda Schubert'in daha önce yazdığı bir şarkının (D 493 Der Wanderer) başlığıdır. Fantezinin hemen başında duyduğumuz karakteristik tekrarlayan Do Majör akorlar aslında şarkının gövdesindeki temanın metamorfoza uğramış halidir. Nitekim temayı özgün haliyle varyasyon formunda bestelenmiş ikinci bölümün teması olarak duyarız. Gezgin burada, asla bulamadığı vatanından uzakta güneşin nasıl soğuk ışıdığından, konuşulan dilin nasıl boş sesler olduğundan söz eder.

Ancak, Fantezinin kalanının bu şiirle ve sözü edilen şarkıyla ilgisi yoktur. Tam aksine, eserin bütünü Schubert'in müziğindeki tek bir istisna olarak son derece dışa dönük, virtüöz ve canlıdır. Schubert'in kendisini bekleyen karanlık zamanların başlangıcında, yazdığı bütün karanlık müziğin yanında, neden böylesi bir eseri kaleme aldığı ise müzik tarihinde bir gizem olarak kalacaktır. Parçayı durduğu özel yere oturtan ise Schubert'in kurduğu dahiyane yapıdır. Ara verilmeden çalınan dört bölümden oluşan yirmi dakikalık eser, bir sonatı çağrıştırır. Fakat bölümler kendi içlerinde kapalı değildir; her bölüm bir sonrakine evrilir. Parça bu yönüyle tek bir fikirden doğan ve tek bölümlük devasa bir sonatı andırır- ki bu yapıyı Liszt daha sonra kendi sonatında kullanacaktır.

Liszt Si Minör Sonat'ın büyüklüğü, G. Henle Verlag edisyonunun önsözünde basitçe "Liszt'in piyano alanındaki önermeleri arasında en önemlisi..." kelimeleriyle belirtilmiştir. Bu birkaç kelimenin anlamı Sonat'ı çalmak isteyen bir piyanist için açıktır: Piyanist kitabı eline alır almaz Liszt'in en önemli solo piyano parçasını çalmak üzere olduğunu bilir. Otuz dakikalık bu devasa mücadele üç tane ana motif arasında geçer. İlkini hemen ağır ve sessiz girişte, ikinci ölçüde duyarız: doğal minör inici dizi. İkincisi yaklaşık on dakika sürecek Allegro'nun açılış ölçüleridir. Üçüncüsü ise ikinci motifin hemen arkasından sunulur. Klasik sonat formunda gelişme bölümü, sunulan motif veya temalardan birinin veya ikisinin bütün potansiyelinin keşfedilmesine ve uyumuna dayanır. Zıt motifler armoni içinde anlam kazanır. Oysa burada motifler birbirinin antitezidir, arka arkaya sunulduklarında birbirinin gelişimini keserler. O yüzden, ne zaman bu üç motif arka arkaya sunulsa bir temadan söz etmemiz imkansızlaşır. Otuz dakika boyunca bir spiral çizerek daha yükseğe ulaşmaya çalışırız. Diğer bir deyişle, zıt motifler bir senteze ulaşmaya çalışırlar. Sonatın merkezini oluşturan Andante büyük bir gerilimi çözer. İki hızlı kısım arasında yer alan Andante, Liszt'e öznel bir anlatımı olanaklı kılar. Tekrar geri gelen Allegro, ilk kısmın müzikal dilini kullanır, geliştirir. Aynı ilk kısmın geliştiği gibi gelişen üçüncü kısım, sadece sonuna geldiğinde motifleri bir araya getirir. Tez ve antitez, senteze ulaşır. İnsan zaafını aşar ve dünyaya gökyüzünden bakar. Coşku çelişkiyi alt eder... Ancak bütün bu fırtına dindikten sonra elimizde kalan, Andante'nin daha da basitleştirilmiş bir halidir. Liszt, yazdığı en mükemmel eseri burada noktalayabilir ve pek çok insanın gözyaşlarıyla salonu terk etmesini sağlayabilirdi. Fakat o, bir sayfalık eşsiz bir son söz yazar. Der ki; zaafını aşan insan kendini ait olmadığı bir dünyada bulur. Bütün motifler sunuldukları sıranın tersi ile tekrar sunulurlar, bir çeşit selam gibi. Perde kapanırken sonatın başladığı inici dizi bizi karşılar. Bu sefer, yedi notaya sekizincisi de eklenir, çember tamamlanır. Gökyüzünün zenginliğini elde etmek isteyen, yeraltının karanlığına mahkûmdur.       

 

(*) Bu yazı Andante Dergisi Kasım 2016 (No: 121) sayısında yayımlanmıştır.