“BEST OF”LAR VE ALINTILARI MÜZİK YERİNE DİNLEMEK (*)

Can Çakmur

 

 

Geçenlerde internette tarayıcının bize sormadan açtığı pencerelerden birisi ile karşılaştım. Karşıma çıkan albenili ve kolay okunur yazıda herkesin aslında okumayı sevdiği ancak bu hızlı ve modern yaşamda yeterli vakit bulamadığımız için okuyamadığımız iddia ediliyordu. İlgimi çekti ve söz edilen internet sitesini incelemeye karar verdim. Sitede Bill Gates, Warren Buffett gibi iş adamlarının okuma alışkınlıkları ile ilgili detaylı bilgiler vardı. Günde kaç sayfa kitap okuduklarını veya ne tür kitaplar okuduklarını öğrenmek mümkündü. Onların okudukları kitap türleri de muğlak bırakılmamış, öykü, roman ya da şiir gibi türlerdeki yazını dışarıda bırakmak, belki de “daha ciddi” bir hava vermek için “kurgu olmayan kitaplar” diye özellikle belirtilmişti. Ancak bu bir bilgilendirme sitesi değildi. Tahmin edileceği üzere bu site bir hizmet satıyordu: Okumak için kısıtlı vakti olanlar için kitap özetleri ve bu özetleri bile okuyacak vakti olmayanlar için özetlerin podcastleri (kısaca, arabada ya da evde dinlemek üzere ses kayıtları). Bu milyarderlerin önerdikleri kitapların “usta kalemler” tarafından hazırlanmış özetlerini okumanın veya özetleri on beş dakikalık podcastler halinde dinlemenin bize kitapların tamamını okumanın getireceği her türlü kazanımı eksiksiz sunacağı ve bizim zamanımızı hiç mi hiç “çalmayacağı” savunuluyordu.

Sadece “kurgu olmayan” kitap okumanın ne ifade ettiği ayrı bir yazı olabilecek kadar derin bir konu. O yüzden bu endişe verici ifadeye bu yazıda hiç değinmeyeceğim. Beni bu yazıyı yazmaya iten de o altı kalınca çizili iki kelime değil, satılan hizmetin doğasıydı. Kültür endüstrisinin, profesyonelce hazırlanmış kitap özetlerini ya da onların ses kayıtlarını pazara sürmüş olması benim zihnimde derleme klasik müzik albümlerine gönderme yaptı. Bu, yine kültür endüstrisinin çok daha önce icat etmiş olduğu bir şeydi. “Rahatlatıcı Müzik”, “Kolay Dinlenen Klasikler”, “Best of Bach”, “Best of Mozart” ya da “Best of Beethoven” gibi adlar verilen, içinde bu büyük bestecilerin en meşhur parçalarının vahşice kısaltılmış ve hatta belki farklı, daha çekici (!) enstrüman gruplarına uyarlaması yapılmış halleri olan albenili albümleri kastediyorum. Bu iki tür ürünün de ortak noktası, aslında uzun ve meşakkatli bir öğrenme sürecinin sonunda kazanılan okuma ve klasik müzik dinleme becerilerini “kolay yutulur haplar" halinde tüketiciye vadetmesi. Tabi ki bu özetlere; kitapların ya da müzik eserlerinin en yüksek noktaları, en vurucu pasajları dahil edilir.

Ludwig van Beethoven, James Joyce, Franz Liszt ya da Victor Hugo için yapılan dahi tanımlaması içi boş bir tanımlama değildir. Ancak deha denen şey bu insanların hiçbiri için eline aldığı boş bir kağıdı iki saat içinde bir başyapıta dönüştürme mucizesi ile kendini göstermemiştir. Tam aksine onların her bir eseri yüzlerce taslak ve denemeden (ve tabii yanılmadan) sonra; bir sözcüğü, bir notası bile değiştirilemeyecek mükemmellikte ortaya çıkmıştır. Onların dehasının ölçütü zamana karşı yarış değil sadece mükemmellikti. Aslında çok uzun gibi görünen Beethoven'ın Eroica Senfonisi olabileceği kadar kısadır, çünkü eserin yaratıcısının deneyimleri kendisi tarafından damıtılmıştır. Senfoni elli dakika sürmesine karşın anlaması, özümsemesi çok daha uzun sürebilecek fikirlerle doludur. Daha kötü bir besteci on dakikalık bir fikri elli dakikaya yayıp kısaltılmaya muhtaç bir parça üretebilirdi; fakat Beethoven değil! Böylesine eserleri üretmek de özümsemek de yoğun emek talep eder.

Bu 'özetleme' anlayışının yukarıda kısaca değindiğim gibi bir eserin en hayati yerlerini aldığını ve bu nedenle anlamlı olduğunu savunabilmek mümkün müdür? Şeytanın avukatlığına soyunmuş birisi, bunların bir anlamda, en iyinin içinden seçilmiş en iyi anlar olduğunu söyleyecektir ... En iyi anlar, eserlerin zirve noktalarıdır: Örneğin Faust'un öldüğü an, Prokofyev'in İkinci Piyano Konçertosu'nun ilk bölümünün sonudur ... Bu anlar, anlayışımızı ve hissedişimizi en derin biçimde uyarır. Bir eserde, özenle hazırlanmış ve çözülmüş böylesi zirve noktaları az bulunur. Bunun sebebi sanat eserinin uyuşturucuya dönüşmesini engellemektir. Sadece kuvvetli anlardan oluşan bir potpuriyi kavrayışımız kaldıramaz. Tam tersine, duyusal bir bombardıman içinde, hislerimiz körelmiş bir halde buluruz kendimizi.

 

İçi boş, küçültülmüş, sadece kabuğu kalmış bir Beethoven seçkisi parlak bir hediye kağıdına sarılıp, sanki orijinali buymuş gibi pazarlanır. Dinleyicinin böyle bir bonbon şekerini seve seve kabul etmesi beklenir. Çünkü albümün amacı Beethoven'in en iyi anlarını kolay hazmedilir lokmalar halinde sunmaktır. Amaç artık değişmiştir. Dinleyici albümü Beethoven'ın müziğinin ona vereceği hazza ulaşmak için değil, sadece alıntılarla ona ulaşan Beethoven'ı biliyor olduğunu düşünmenin ona vereceği hazzı duyumsamak için alır. Sanat eseri amaç olmaktan çıkar, ego tatmininin bir aracı haline dönüşür. İşin daha da vahim ve karanlık yönü ise albümün dinleyici kitlesinin bütün bunlardan tamamen habersiz olmasıdır. Bir insan olarak çelişkileriyle, duygusallığıyla, neşesi ve hüznüyle Beethoven onlar için hiç var olmamıştır ki. Aynı özet kitaplar gibi sadece alıntılar sunan bu tür “Best of …” albümleri aslında ilgili besteciyi tanımanın en zahmetsiz yolunu vadetmektedir. Nitekim “Tinder” gibi çevrimiçi uygulamalarla fotoğraflardan “arkadaş” seçilen bir dünyada, Beethoven da Hammerklavier Sonatı'ndan kırk beş, Beşinci Senfoni'den otuz, Dokuzuncu Senfoni'den de altmış saniyede anlaşılabilir ve seçilir görülmektedir.

Distopya yazarları, çoğu zaman hakkında yazdıkları totaliter dünyalarda sanatın baskılandığından ve yok edildiğinden bahsederler. Ancak tarih bize bambaşka bir tablo çizmiştir. Baskıya karşı sanat daha yaratıcı, daha vurucu ve daha güçlü olarak hep yükselmiştir. Tarih içinde Faşizm, savaş açtığı çağdaş müziğe karşı ne kadar da ağır bir yenilgiye uğramıştır!

Ancak sanat günümüzde daha önce karşılaştığı her tehlikeden çok daha büyük bir tehlikeyle karşı karşıya. Sanatın insanlara ulaşım şeklinin böylesi bir değişime uğraması ve varoluşunun satın alınan estetik bir vazo gibi bir ürün haline gelmesi çok ama çok endişe verici. Youtube'da Alban Berg Quartet'in Beethoven'ın Büyük Füg'ünün kaydına yapılan bir yorum bile bunun göstergesi: "Bu parçanın potansiyeli var ama elektrogitar ve klavye ile çok daha keyifli olabilirdi." Klasik bir eserin farklı ve modern enstrümanlarla yorumlanması kendi içinde yanlış bir şey olamaz. Ancak Büyük Füg gibi bir eserin daha yoğun tüketilebilmesi ve alıntılanması adına elektrogitar ve klavye ile çalınacağı gün Beethoven'ın evrensel mirasının da yiteceği gün olacak.

İnsanlığın yaşadığı en karanlık günlerin ruhuna uygun olarak yazının geldiği bu noktada kalemi umutsuzca bırakabilirdim. Ancak bu, kendim de genç bir sanatçı olmama rağmen içinde yaşadığım yüzyılda sanatın değiştirici gücüne inancımı kaybettiğimin kanıtı olurdu. Sanatın değeri ve gücü diğer her şeyin değerini biçtiğimiz birimlerin dışında yatıyor. Karşılığında geri dönüş ya da anında fayda beklenmeden dinlenen müzik ya da okunan bir kitap... Vakit kaybettiğimizi düşünmeden dinlediğimiz bir Mahler senfoni... Hepsi neden insan olduğumuzu ve neyin bizi insan yaptığını hatırlatır. Belki de ihtiyacımız olan da her şeyin daha fazlası değil, sadece budur.

 

Ey! Gölgeli diyarın gezginleri,

Umudunuzu yitirmeyin! Çünkü karanlık görünseler de,

Her orman en sonunda bitmelidir,

Ve batan günü görmelidir,

Batan güneşi, doğan güneşi,

Günün batışını ve doğuşunu.

Doğu'da veya Batı'da bütün ormanlar nihayetinde sonlanmalıdır.

J. R. R. Tolkien

 

(*) Bu yazı Andante Dergisi Nisan 2017 (No: 126) sayısında yayımlanmıştır.

 

Andante Yazıları