Andante Yazıları

 

MOZART OLMAK YA DA OLMAMAK... (*)

Can Çakmur

 

 

Mozart, daha on yaşında bile değilken, Avrupa'nın müzikal sahnesinde bir deprem yaratıyordu. Bir çocuğun böylesi bir düzeye ulaşması akıl alır bir şey değildi. Daha sonra, benzer bir durum Mendelssohn için, Chopin için, Clara Wieck (daha sonra Robert Schumann ile evlenecekti) ve daha niceleri için gerçekleşecekti. Bu insanlar genç yaşlarından itibaren yücelmişlerdi. Peki neydi onları yücelten bu "şey"?

Birilerinin müzik, fizik, resim ya da akla gelebilecek herhangi bir alanda “yetenekli olması” fikri gündelik yaşamda oldukça sık kullandığımız, ancak birçoğumuzun üzerinde fazla durmadığı bir kavram. Öyle ki, "çok yetenekli ama çalışmıyor" ile “çok yetenekli ve çalışmasına gerek kalmıyor” arasındaki mesafeye bakmaksızın, bu türden nitelemeler eş düzeyde kullanılabiliyor.

Yüce sanatçıları betimlemek için çok sık kullanılan “bu insanlar doğdukları andan itibaren müzikal yetenek ile kutsanmışlardı” gibi önermeler ise, ne yazık ki bizi, onların zihinlerinde olanı anlamaya yakınlaştıracak bir kapı açamıyor.

O halde, müzikal yeteneğin ne olabileceğini bir soru ile açmaya çalışalım: İyi bir besteciyi kötü bir besteciden ayıran şey nedir? Bu soruyu yanıtlayanların bir kısmı zamanı nasıl kullandığı, bir başka kısmı ise armonik hareket ile melodik hareketi nasıl dengelediği diyecektir. Bunun yanında, kimi ise zaten var olan müzikal dili nasıl yorumladığı ve bunu nasıl yeniden şekillendirdiği fikrini öne sürecektir. Bu durumda yüce sanatçıları betimlemek için daha kapsamlı bir önerme ortaya çıkıyor: Bu insanlar doğdukları andan itibaren armonik ve melodik hareketi dengeleme, kullandıkları teknikleri anlamlandırma ve bunları zamanın içinde doğru biçimde yazma becerisiyle kutsanmışlardı. Evet, cümlemiz gittikçe karmaşıklaşıyor, ancak temel sorumuza anlamlı bir yanıt vermekten de gittikçe uzaklaşıyor. Hala neden Liszt'in elinden çıkan bir sayfanın bizi Thalberg'in elinden çıkan sayfaya göre çok daha etkilediğini anlamaktan alabildiğine uzağız.

***

Yaklaşık iki yüz yıl ileri gidelim. Nerdeyse iki ayda bir, haber kanalları "yeni bir Mozart'ın keşfedildiğini" ileri sürüyor. Gerçekten de bu küçük "yeni Mozartlar” enstrümanlarına son derece hakimler ve çok yüksek düzeyde müzik yapıyorlar. Ancak bu küçük Mozart’lar kalıcı olamıyorlar. Aradan yıllar geçtikçe önemli bir kısmı müzik yapmayı bırakıyor ya da müzik yapmaya devam edenlerin çoğunluğu ise iki ayda bir lanse edilen diğerleri ile aynı kaderi paylaşıyor ve “unutuluyor”. "Yeni bir Mozart" olarak başlayan hikâye bambaşka bir şekilde devam ediyor.

Bir önceki bölümde müzikal yetenek üzerine geliştirdiğimiz önermelerle bu durumu açıklamak mümkün müdür? Örneğin “çok yetenekliler, ancak yeterli çalışmıyorlar” demenin geçerli bir gerekçe olmadığını hissediyorum; zira hangi yaşta olursa olsun o düzeyde müzik yapmak ciddi, ama çok ciddi bir emek ister. O halde sorulması gereken soru "Neden yapamıyorlar?" değil "Neden yapmıyorlar?" olmalı. Bu da bizi, aşağı yukarı bir şekilde tanımlayabildiğimiz "müzikal yetenek" kavramının ötesinde bir şeyi düşünmek durumunda bırakıyor. Bilindiği gibi yetenek kelimesi doğuştan gelen bir güce, bir şeyi anlama ve yapabilme niteliğine işaret eder. Ancak burada sorduğumuz soru söz ettiğimiz insanların becerilerinin ya da kapasitelerinin yeterli olup olmadığı değil.

Müzikalite, soyut bir kavram olarak aşağı yukarı sadece yüz elli yıldır irdelenmekte. Buna karşın müzikalitenin somut parametrelerinin değerlendirilmesi (örneğin sesin berraklığı ya da entonasyon), Barok dönemden de öncesine dayanmakta. Müzikalitenin ne olduğunu, bir oda müziği ustalık sınıfında, Londra Kraliyet Akademisi profesörü Michael Dussek, mükemmel bir biçimde anlatmıştı:

Benim bir amcam vardı. Müziğe dair hiçbir şey bilmez, nota okuyamazdı. Ancak çok hassas bir duyuşu vardı. Ne zaman bir parçada beklemediği bir armonik sürpriz olsa yerinde duramaz, şaşkınlığını her şekilde belli ederdi.

Dolayısıyla, artık bir beceriden söz etmiyoruz. Bu bir zorunluluk! Müziğin yaşamın her alanını kapsamasından, müziği solumaktan, müziğin bir insanın içinden barajdan taşan su gibi olmasından söz ediyoruz. İşte bu bize büyük müzisyenleri anlamak için bir zemin sunuyor: müziğin karşılıksız bir zorunluk ilkesi olarak kavranması. Diğer bir anlatımla, yüce sanatçılar müzik yapmak zorundaydılar. Sıklıkla dile getirilerek içi oyulmuş bu söz, aslında bize çok fazla şey anlatıyor: Bu insanlar hiçbir fayda prensibiyle açıklanamayacak şekilde kendilerini müzik yapmak zorunda hissediyorlardı!

Yoksa, Liszt yazdığı her parça üzerinde yıllarca çalışacak inancı nereden bulabilirdi?

Yoksa, Schubert'in aklına ölmeden günler önce Beethoven'ın Do diyez Minör Yaylı Çalgılar Dörtlüsü'nü bir kez daha dinlemeyi rica etmek gelir miydi?

Eğer bu insanlar için müzik yapmak bu kadar önemli olmasaydı, Sokolov veya Richter gibi dünya çapında meşhur, ama bir o kadar da utangaç insanlar, yıllar boyunca yüzbinlerce insanın önünde konser vermeye devam edebilir miydi?

***

Böylece müzikal becerinin ne olduğunu anlamaya -daha doğrusu o severek dinlediğimiz dâhiyane parçaların nasıl olup da ortaya çıktığını anlamaya- biraz yaklaştık. Kimi zaman bizi duygulandıran, etkileyen bir anlatı karşısında dilimiz tutulur, ana dilimiz bile bir bulmacaya dönüşür. Peki, bizi kilit altına alan o duygusal fırtınayı nasıl olur da bir sanatçı kontrollü bir biçimde zamana yayarak bir sanat eserine çevirebilir? Örneğin, Benedetti-Michelangeli'nin yorumuyla Brahms'ın Op 10 Balatlarını* dinlerken, biz dinleyiciler, duygularımıza hâkim olmayı başaramayabiliriz; ancak Michelangeli o parçaları yorumlarken, kalbi ona ne fısıldarsa fısıldasın, bunu demirden bir disiplin ile dizginlemek zorundaydı. İşte çözülmesi gereken gizem budur. İdil Biret'in bir röportajında "Çalarken ne düşünüyorsunuz?" sorusuna verdiği cevap, bu gizemin üzerindeki perdeyi biraz olsun aralamamızı sağlıyor: "Bir sonraki notayı..."

Diğer yandan Yetenek Sizsiniz türü televizyon programlarından, Viyana Operası'na kadar seslendirildiği her yerde dinleyeni derinden etkileyen bir başka esere bakalım: Puccini'nin Tosca operasından E lucevan le stelle**. Ne yapmış Puccini ki üç dakikalık bu arya ruhumuzun tellerini böyle şiddetle titreştiriyor? Kadere karşı bir başkaldırıyı anlatan bu aryanın, kanımca en inanılmaz yanı, eserin büyük bir kısmının, paradoksal biçimde, sotto voce (alçak sesle) söyleniyor olması. Aynı Michael Dussek'in dediği gibi, beklentilerimizi boşa çıkararak, parçanın zirvesine ulaşana kadar tansiyonu sürekli en yukarıda tutmak ve bunu da en basit şekilde; notaları bile değiştirmeksizin -şarkıcının ve orkestranın bastırılmış olması aracıyla yapmak. Puccini'nin müzikal anlayışı bize anlatılan hikâye ile ilgili herhangi bir yazılı metnin asla veremeyeceği bir mesaj veriyor ve Tosca'nın acı kaderinin onu ne kadar büyük bir baskı altına aldığını, yanılması imkânsız bir biçimde izleyiciye iletiyor.

***

Müzikal dehanın ne olduğuna dair yapılan bilimsel, yarı-bilimsel ya da felsefi pek çok çalışmanın bize gösterdiği şey aslında bütün bu olgunun bir gizem olduğu. Belki de Beethoven'ın nasıl olup da “Beethoven” olduğunu asla açıklayamayacağız. Bize kalan, notalarda gördüğümüz sınırsız bir ustalık ve kontrol, dünyanın işleyişine keskin bir bakış ve dopdolu, içinden insanlık fışkıran bir kalp.

İnsanı müzik yapmaya zorlayan belli ki bir dışavurum tutkusudur. Bir müzisyenin söyleyecek bir sözü olması, öncelikle kendisini anlayacak kadar içe dönmesi ve sözünü kâğıda dökmek için var olan araçları doğru ve ustalıkla kullanması, bize Winterreise'yi, Bahar Ayinini’ni ve daha nice başyapıtı kazandırdı. Acaba 2017 yılında, dünyanın herhangi bir yerinde birisi böylesine devasa bir mücadele içinde mi? Bunu ancak umabiliriz.

 

Bu sonatın belki hiçbir müzikal değeri yoktur.

Ancak ben bu parçanın içine hastalığımı ve acımı koydum.

 

A. Adnan Saygun

(Ölmeden günler önce tamamladığı son bestesi Piyano Sonatı üzerine sözleri)

 

 

 

 

 

 

 

 

Yazıda Sözü Geçen Eserler:

 

* Arturo Benedetti-Michelangeli, Brahms Balad Op. 10/4 (dinlemek için tıklayınız)

 

** Jonas Kaufmann, Puccini E lucevan le stelle (dinlemek için tıklayınız)

 

 

(*) Bu yazı Andante Dergisi Mayıs 2017 (No: 127) sayısında yayımlanmıştır.