Andante Yazıları

 

LİSZT SEVER MİSİNİZ?(*)

Can Cakmur

 

 

Bazen, bir an gelir, çok iyi tanıdığımızı düşündüğümüz bir kişiyi aslında hiç tanımadığımızı fark ederiz. Oysaki o kişi, hayatımızın o kadar içindedir ki, belki de tam bu yüzden onun varlığını tanımlayan temel ögeleri, kendine özgü değerlerini göz önünde bulundurmak, bunların üzerinde yeniden düşünmek pek aklımıza gelmez. İşte piyanistler için Franz Liszt (1811-1886) böyle bir karakterdir. Piyanistlerin Liszt ile ilişkisi mercek altına alındığında, denebilir ki bir kısmı bu besteciyi yüksek teknik beceri gösterisinin değişmez bir aracı olarak görür ve "bu işte ben de varım" diyebilmek için, örneğin Tom ve Jerry'den tanıdığımız İkinci Macar Rapsodisini konser programlarının sonuna koyar; bir başka kısmı ise aslında hiç hoşnut olmamasına karşın ya alışkanlıktan ya da gelenek haline gelmiş olmasından olmalı, bir iki popüler Liszt Etüdü programlarında tutar. Liszt’in en sevdiği besteci olduğunu söyleyen piyanist sayısı ise pek azdır. Günümüzde bestelerinin çok daha büyük bir kısmına ulaşabiliyor olsak bile Liszt'e reva görülen "gösteriş müziği bestecisi" yakıştırması yanı başımızda duran ve çok iyi tanıdığımızı düşündüğümüz bu besteciye aslında duygusal olarak ne kadar da uzak olduğumuzu gösteriyor.

Öncelikle Liszt'in bize bıraktığı eser sayısına bakalım: 1400'den fazla irili ufaklı parça. Karşılaştırabilmek adına Mozart'ın yarım bıraktığı eserler ile beraber 800 kadar eser yazdığını hatırlamakta fayda var. Ancak bu inanılmaz verimlilik bence Liszt'in tek büyük mirası değil. Liszt'in bıraktığı büyük miraslardan bir diğeri de piyano pedagojisine katkılarıyla birlikte yetiştirdiği yaklaşık 1700 öğrencisidir. Bir an için Liszt'i tarihten silecek olsak, bugün üstünde düşünme fırsatımız olamayacak pek çok geleneği de silmiş olurduk. Örneğin, Liszt öncesinde sayısız müzisyenin sakatlanarak kariyerlerinin son bulmasına neden olan yanlış öğretilerle sürdürülen piyano eğitimi kim bilir daha ne kadar sürer giderdi? Liszt’e kadar hemen hemen hiç kimsenin çalmaya cesaret edemediği Beethoven'ın Op. 106 Hammerklavier Sonatını belki de çok geç dönemlere kadar çalmaya ve anlamaya çalışan kimse olmazdı. Piyano teknikleri bir yana, Liszt’in getirdiği yenilikler olmasaydı ya da bugün severek dinlediğimiz birçok esere yeni bir soluk getirmeseydi, belki de Grieg, Franck, ya da Wagner gibi bestecileri bugün tanıdığımız, bildiğimiz anlamda bilmiyor olacaktık.

Elbette Liszt’in değeri piyano pedagojisine yaptığı katkılarla sınırlı değildi. Eğer Liszt'in ünü piyano eğitmeni olması ile sınırlı olsaydı, o da kendi hocası, aynı zamanda olağanüstü bir besteci ve yazdığı yüzlerce etüt nedeniyle tarih boyunca sayısız piyano öğrencisinin kabuslarında başrol oyuncusu olan Carl Czerny ile aynı kaderi paylaşır, saygı duyulan ama sevilmeyen bir tarihsel kişilik olarak arka planda kalırdı. Ama Liszt farklıydı. Dünyanın en çok saygı duyulan müzik otoritesi oluncaya dek geçen birkaç on yıl boyunca çalışını duyan herkesin nefesini kesen bir piyanistti. Bu dönemde (1820-1848), piyanistlik haricinde yaptıkları çoğunlukla çok dikkate alınmaz. Gerçekten de birkaç istisna haricinde Liszt’in gençlik dönemi besteleri adeta daha sonra üzerinde çalışılmak için yapılmış taslaklar gibidir. Zengin içerikleri, Liszt'in besteci olarak tecrübesizliği sebebiyle gölgelenmiştir. Ancak Liszt konserlerinde kendi kaleminden çıkan eserleri de çalmayı ihmal etmez. Bunlar çoğunlukla diğer bestecilerden uyarladığı ve Parafraz, Reminisans veya Transkripsiyon isimlerini verdiği parçalardı. Liszt, bir mektubunda şöyle der: "Parafraz ve Reminisans tarafımdan bulunmuş ve ilk kez de benim tarafımdan kullanılmıştır". Liszt'in bu parçalarda ne kadar değerli bir şey başardığını anlamamız için çağdaşı olan diğer bestecilerin benzer eserlerine bakmalıyız; çünkü Liszt'ten sonra gelen hemen her besteci bir şekilde Liszt'in metotlarını kullanmış, Liszt’in beste teknikleri üzerindeki etkisi ayrıştırılamaz biçimde özümsenmişti.

Liszt’in çağdaşlarıyla arasında bu türden bir karşılaştırmayı yapmak için uzun soluklu bir araştırma yapmamıza gerek yok; çünkü elimizde böyle bir kaynak mevcut. 1837 yılında Liszt, o günlerde meşhur olan bestecilerin beraber çalışarak üreteceği bir konser parçası hazırlamak ve bu eserin edisyonunu yapmak üzere bir davet alır. Böylelikle Bellini’nin I Puritani operasında yer alan bir marşın temayı oluşturacağı ve bu tema üzerine yazılacak varyasyonlarla birlikte eserin tamamlanacağı proje başlamış olur. Liszt’le birlikte, Frédéric Chopin, Carl Czerny, Henri Herz, Johann Peter Pixis ve Sigismond Thalberg’in solo piyano için yazacağı toplam altı varyasyondan oluşacak bu eserin adı Hexaméron (S.392) olur. Liszt bir varyasyon dışında ayrıca giriş, sonuç ve varyasyonlar arası bağlayıcı bölümleri de yazar.

Eserin bütünü değerlendirildiğinde, Liszt'in kaleminden çıkan kısımlar ile diğer bestecilerin yazdığı kısımlar arasındaki farkın ne kadar büyük olduğu görülecektir. Liszt'in görece basit olan melodiyi süslemek için piyano üzerinde kullandığı araçlar (gamlar, tremololar, arpejler ve benzerleri) orkestrayı iyi kullanan bir bestecinin değişik enstrüman kombinasyonları ile farklı renkler elde etmesine benzer bir etkiye sahipken, diğer bestecilerin elinde bunlar gürültülü, sıradan ve sıkıcı duyulur. Sanki, aslında dönemin en önemli piyanistleri ve bestecileri olan bu insanlar ellerindeki melodiyle ne yapacaklarını bilememiş, böylece bildikleri ne kadar cambazlık var ise onunla boşlukları doldurmuşlar gibi etkisi vardır diğer varyasyonların. Tartışmasız tarihin en büyük bestecilerinden biri olan Frédéric Chopin bile, kendi tarzının çok dışında böyle bir tarzda yazmaya çalışınca şaşırtıcı derecede “zorlama” duyulan bir varyasyon ortaya çıkartmıştır.

İşte bütün bu örnekler buzdağının ancak görünen kısmıdır denebilir. Liszt hayatının sadece bir çeyreğini konser vererek ve izleyici mıknatısı olacak parçalar yazarak geçirmiştir. Onun için söylenen “gösteriş müziği bestecisi” yakıştırması, temel olarak bu dönemi referans alır. Koskoca bir yaşamın geriye kalan büyük bölümünde ne vardı o halde?

1848 yılı Liszt'in hayatında bir dönüm noktasıydı. O yıl konser vermeyi bıraktı ve Weimar'a taşındı. Aslında bu onun için büyük bir maceraydı. Daha önce ona teklif edilen ve reddettiği Kapellmeister pozisyonunu bu kez geri çevirmemiş, bu yıldan sonra kendini orkestra yönetmeye; ders vermeye, bilinmeyen, parlak ve genç bestecileri desteklemeye ve en önemlisi beste yapmaya adamıştı. Şüphesiz ki bu dönemin ürünleri olarak ortaya çıkan iki piyano konçertosu, Si Minör Sonat, Transandantal Etütler gibi parçalar müzikseverlerin oldukça aşina olduğu parçalardır. Ne yazık ki müzik tarihi içinde pek çok müzisyen "başka ne var?" sorusunun peşinden gitmektense Si Minör Sonat'ın yapılmış yüzlerce kaydına bir tane daha eklemeyi tercih etti.

Bu durumun altında Liszt'e karşı yıllardır var olan bir önyargının yattığını düşünüyorum. Kestirme bir ifadeyle "Liszt kaliteli müzik besteleyemez" önermesi çerçevesinde şekillenmiş düşünce çizgisi, Si Minör Sonatı bir istisna kabul ederek dışarıda bırakan fakat yukarıda sözü geçen parçaların yıllar içinde salt “teknik bir gösteri” imkânı olarak döngüsel olarak çalınmaya başlamasına ve standart repertuvara bu niyetle yerleşmesine olanak veren bir zihniyete dönüşmüştür.

Diğer yandan bu türden bir önyargıyı besleyen durum, Liszt’in standart repertuvarın dışında kalan erken-orta dönem eserlerinin genellikle çok çetrefilli ve şaşırtıcı derecede vahşi olmasıdır. Böylesi eserlerin beğeni toplaması her zaman çok daha zordur. Örneğin, Bach'ın Weinen Klagen Zagen Sorgen isimli kantatı üzerine yazdığı varyasyonlar; oda orkestrası ve piyano için yazdığı Malédiction; ya da Concerto Pathetique düşünüldüğünde bunların hepsinin çok zor ve aşırı dramatik eserler olduğu görülebilir. Fakat bu eserlerin ne bestelenme biçimleri ne de beste biçimleri rastlantısal ya da bir kaza eseri değil, tam aksine Liszt'in bir besteci olarak gelişimini takip etmemizi sağlayan yapıtaşları olarak görülmelidir. Bu çerçevede Si Minör sonat da bir rastlantı değildir; Concerto Pathetique'in çetrefilli, acı dolu armonileri, Sonat'ı anlamamızı sağlar.

Liszt'in konser salonlarında duyulmayan eserleri arasında en talihsiz olanlar muhtemelen orkestra eserleridir: Bu türdeki onlarca eseri arasında en önemlileri, ara sıra çalınan Senfonik Şiirler hariç olmak üzere iki devasa senfoni (Dante ve Faust) ve iki oratoryodur (St. Elisabeth Efsanesi ve Christus). Bunların hepsi türlerinin en iyi örneklerindendir. Ancak burada Liszt'in amacı kulağa hoş gelen bir müzik yapmak değil, bir tablo resmetmektir. Dolayısıyla eserlerin karakteri de estetik değeri de bu ideye göre şekillendirilmiştir. Bunlar insanın gözünü kapatıp zevkle dinleyeceği parçalar olmaktan uzaktırlar. Ancak hayal gücü ve eserin dünyasına girildiğinde bu müzik insana yeni bir dünyanın; Schumann'ın içe dönük, fantastik müziğinde, Wagner'in görkemli mitolojik tasvirlerinde veya Brahms'ın yoğun dokusunda bulunmayan başka bir dünyanın kapılarını aralar.

Her büyük besteci konser salonlarında sıklıkla duyulan eserlerinden çok daha fazlasını kâğıda dökmüştür. Her bestecinin eserleri arasında keşfedilmeyi bekleyen hazineler yatmaktadır. Ancak bunların hiçbiri, Liszt'inki kadar engin ve zengin değildir. Neyse ki günümüzde yavaş yavaş da olsa bu az bilinen eserlerin kaydı yapılmakta. Hala Liszt'in bütün eserleri kaydedilmeye çok uzak bile olsa, her türde kaleme aldığı en önemli eserlerin kayıtlarına ulaşmak artık mümkün. Ötesine ulaşmak ise o yegâne sorunun peşinden gitme hevesine bağlı: "Daha ne var?"

 

 

Yazıda sözü geçen eserler:

Dante Senfonisi

Faust Senfonisi

St. Elisabeth Efsanesi

Christus

Hexaméron

Concerto Pathetique

 

 

(*) Bu yazı Andante Dergisi Eylül 2017 (No: 131) sayısında yayımlanmıştır.