KAYBEDEN(*)

Can Çakmur

 

 

 

Avusturyalı yazar Thomas Bernhard’ın Bitik Adam (Der Untergeher) isimli romanı onun unutulmaz eserleri arasındadır. Kitabın orijinal Almanca ismi ilginç ve tam olarak çevrilemeyen bir sözcüktür. Untergehen eylemi, batış, çöküş ya da yok oluş eylemlerinin tüm anlamlarını barındırır. Kitabın bir yerinde şöyle bir cümle geçer: "Wertheimer, Glenn Gould tarafından yok edilmişti." Kitabı neredeyse bir yıl önce okumuş olmama karşın ne bu cümle ne de Thomas Bernhard'ın Viyana ve Salzburg betimlemeleri aklımdan çıkmadı. Hatta bu yaz Salzburg'u ilk kez görmeye gittiğimde yaptığım ilk iş yazarın "nice Mozarteum öğrencisinin kendilerini ölüme attığı kayalıklar" olarak betimlediği Mönchberg uçurumunu görmek oldu.

 

Bitik Adam, üç insanın kurgu hikayesidir: Anlatıcı, Wertheimer ve Glenn Gould (Evet, meşhur piyanist Glenn Gould!). Bernhard, Glenn Gould ile hiç tanışmamış olmasına rağmen onu kurgusuna dahil eder bu romanında. Bu üçlü rastlantısal biçimde Glenn Gould'un meşhur Goldberg Varyasyonları kaydından iki yıl önce Salzburg Mozarteum'da Vladimir Horowitz'in bir ustalık sınıfında tanışırlar. Bu tanışma sürecinde Wertheimer’in, Gould'dan Goldberg Varyasyonlarının Aria'sını duyması bir dönüm noktası olur. Hatta Wertheimer Gould’dun çaldığı ilk notaları duyduktan sonra bir daha piyanoya elini sürmemeye karar verir. Ancak, bu dramatik etki Wertheimer’la sınırlı kalmayacaktır. “Anlatıcı” da Wertheimer'in örneğini takip ederek Steinway marka piyanosunu bir müzik öğretmeninin hiçbir geleceği veya müzikal ilgisi olmayan kızına mazoşistçe bir zevkle hediye edecektir. Sonrasında, her ikisi de felsefenin farklı alanlarında çalışmaya başlarlar. Wertheimer ufak kağıtlara hiçbir zaman basılmayacak veya kimse tarafından okunmayacak binlerce aforizma yazar. Öte yandan “Anlatıcı”, sürekli planladığı ama asla yazmaya başlamadığı bir Glenn Gould kitabı üstüne düşünür, düşünür, düşünür. Bir gün Wertheimer, geçmişinde üzerinde muazzam bir baskı kurduğu, hatta eve hapsettiği kız kardeşinin İsviçre'nin Chur şehrinde evlenmesi üzerine oraya gider ve kendini kız kardeşi ve kocasının evinin önündeki ağaca asar. Olayların bu biçimde gelişmesi üzerine “Anlatıcı”, Wertheimer ve kaybeden (Der Untergeher) olmak üzerine düşünür. İşin ilginç yönü, bütün bu gelişmeler Glenn Gould'un zamansız ölümünden sonra gerçekleşmiştir. Her iki adam da Glenn Gould'dan daha uzun yaşamıştır.

 

Bitik Adam, öfke üzerine çok özel bir kitaptır. Bernhard, doğduğu ülke olan Avusturya'ya ve oradaki feodal müzik eğitimine karşı duyduğu tarifsiz öfkeyi kendine has diliyle işler. İçinde paragraf olmayan, ya da bir başka deyişle tek bir paragraftan oluşan kitap, yetmezmiş gibi insafsızca uzun cümlelerle doludur. Kimi zaman mantığın sınırlarını zorlarcasına yapılan vahşi yargılamalar ve sınırsız kızgınlık yapıtın sahnelediği öfkenin hemen her yerde ve biçimde karşımızda olduğunu gösterir. Dahası yazarın kasten planladığı bu yapı, kitabı okuyucu için ıstırap verici bir deneyime dönüştürür. Ancak bu da bir başka göstergedir. Söz konusu öfke çoğunlukla içe dönük bir kızgınlığın ifadesidir; belki de o yüzden mantıklı ifadelerle öfkeyi meşrulaştırma işine kalkışmaz. İşte bu çerçevede olağanüstü takıntılı, basık ve kaybeden olmaya özgü o “kendini yok etme isteğini” buram buram soluduğumuz bir havası vardır Bitik Adamın.

 

Kitabın bir yerinde “Anlatıcı”, kendisinin ve Wertheimer'in Avusturya'nın en parlak genç kuşak piyanistleri olduğundan söz eder. Ne kadar da kaybeden olmaktan uzak duyuluyor. Genel geçer kabul gördüğü üzere Viyana ve Salzburg'daki konservatuarlar dünyanın en iyilerindendir. O halde eğer Wertheimer ve “Anlatıcı” bu iki okulun en parlak öğrencileri ise, bu onları hayata daha çok bağlamalıydı. Ancak, Gould'un çaldığı o birkaç nota Wertheimer'i batırmış, çöküşüne neden olmuştu. Yazarın deyimiyle, “Wertheimer, Glenn Gould tarafından yok edilmişti”.

 

Bu türden bir önermeyi kurgusal bir anlatı içinde yazarın fantezisi olarak savuşturmak, “gerçek hayatta böyle bir şey olamaz, çünkü müzik bununla ilgili değil” demek ve tartışmayı kapatmak elbette mümkün. Ancak müzik tarihi içinde karşımıza çıkabilecek ve bunun tersini gösterebilecek ilginç örnekler de mevcut. Mayıs 1800 yılında kendi çağının önemli piyano virtüözlerinden biri olan Steibelt, Beethoven’in bestelerini ve kişiliğini aşağılayıp, üstüne üstlük bir de Beethoven’in kendisinden korktuğunu iddia ederek onu piyano düellosuna davet eder. Gerçek virtüözlüğü ortaya çıkaracağı düşünülen düellonun son turuna kadar iki müzisyen sırayla birbirlerini alt etmeye çalışırlar. Üçüncü ve son turda ise kural müzisyenlerin birbirlerinin daha önce hiç görmedikleri yeni eserlerini sahnede deşifre ederek çalmaları yarışıdır. Steibelt, kendisine Beethoven’ın notalarını orada verdiği Si bemol majör sonatını kusursuz çalarak büyük alkış alır. Sıra Beethoven’a gelince, Steibelt kuralların dışına çıkar ve yazdığı çello-piyano sonatını verir. Beethoven ise notaları alır, nota sehpasına ters çevirerek koyar ve deşifreyi tersten okuyarak yapar. Sonrasında sonattan seçtiği rastgele notalar üzerine 30 dakika boyunca doğaçlama yapar. Son derece aşağılandığını düşünen Steibelt ise doğaçlamanın sonunu beklemeden salonu öfkeyle terk eder. Steibelt, Beethoven'la olan meşhur düellosundan sonra hayatının kalanı boyunca bir daha onun karşısına çıkmamış, Beethoven'ın bulunduğu toplantılara gitmemiş ve konserlerini dinlememiştir. Kurgusal bir anlatıda Wertheimer’in, Glenn Gould tarafından yok edildiği gibi gerçek yaşantıda Steibelt de Ludwig van Beethoven tarafından yok edilmişti.

 

Düelloyla ya da konserle, müzikal olarak “yok etmenin” bir gerekçesi var mıdır?

 

Doğal olarak bunun ilk akla gelen nedeni büyük egolar olabilir. Ancak bu sahici bir gerekçeye benzemiyor: Kendi üstünlüğüne bu kadar güvenen biri, yenilgiye uğradığını da bu kadar kolay kabullenmeyecektir. Bir başka anlatımla, rakibin zaferi şişkin egoları çatlatmaya yetmeyecek, olsa olsa daha fazla besleyecektir. Öbür uç olan, kendi sanatlarına güvensizliklerinin de bu yolla ortaya çıkarılması bu denli büyük ve kesin bir etki yaratmayacaktır. Dahası, son derece öznel olan bir dalda, estetik değerlerden sanki maç skoruymuşçasına birer istatistik olarak konuşmak acaba ne kadar doğrudur?

 

O halde, müzikal bir karşılaşmada “yok olmak”, “yok etmek” eyleminin doğrudan bir sonucu olmayabilir. Thomas Bernhard’ın Bitik Adamında içe dönük olarak ifadesini bulduğu şekliyle “yok olmak” aynı zamanda varoluşsal bir krizdir. Steibelt veya Wertheimer’da olduğu biçimiyle müzikal karşılaşma onların sadece ifade araçlarının değil ifade etmek istedikleri şeyin de yetersizliğini ve değersizliğini ortaya çıkarmıştı. Her iki örnekte de görülebileceği gibi bunu ortaya çıkaran şey sadece yüzyılda bir gelebilecek bir dehayla karşılaşmak değil, aynı zamanda bu yetersizliğin farkında olabilecek denli erdemli olmaktı.

 

Thomas Bernhard, eğitimini Salzburg Mozarteum'da almıştır. Formal müzik eğitimine karşı hissettiği bütün kızgınlığı bu kitapta Mozarteum hakkında "öğrencilerin yavaş yavaş benliklerini kaybettikleri bir yer" diyerek dile getirmiştir. Öyle ki Bernhard'a göre "pek çok Mozarteum öğrencisi Mönchberg kayalıklarından atlayarak intahar etmiştir." Ancak bu onun için Wertheimer'in ve kendisinin piyanoyu bırakmasından farklı bir anlama sahiptir: Çaresizlikten doğan bir ani karar değildir bu, sanatta yüksek seviyeye ulaşmaya saygıdır.

 

Bütün bunlar üzerinden sanatın ve özelde klasik müziğin neden artık dünyayı anlamlandırma araçları olmaktan gitgide uzaklaştığını sormak mümkün. Aslında bu soru kolaylıkla cevaplanmaktan çok uzak ve ciddi bir kültürel çıkmaza işaret ediyor. Öyle bir zamanda yaşıyoruz ki kaybeden ya da Bitik Adam gibi bir profil ile karşılaş(a)mıyoruz. Çünkü kaybeden için umutsuzluk havadır, sudur. Varlığını tanımlar. Kontrpuanın Glenn Gould'un hayatını, Rusya'ya bir daha dönememenin ise Rachmaninov'un varlığını tanımladığı gibi. Umutsuzluk, Bernhard'ın Salzburg'u betimleyişindeki gibi üstümüze çökmüyor artık. Ya da karşılaştığımız hiçbir şey bizi Glenn Gould'un Goldberg Varyasyonları gibi yok etmek üzere tehdit etmiyor.

Bitik Adam işte bu yüzden aklımdan bir türlü çıkmadı. Bernhard'ın dehası, kitabı okuyana Beethoven'ın sağırlığının beraberinde getirdiği sonsuz umutsuzluğu veya Schubert'inki gibi sınırsız bir dehayla karşılaşmanın ne demek olduğunu hatırlatıyor.

Hemen her konuda eskisinden daha iyiye ulaştığımızı iddia ederken, Mozart'ı yeniden 1780 yılında çalındığı gibi çalmaya çalışırken, “zevksiz” olan her şeyin karşısında dururken, aslında belki de estetiği öldürüyoruz. Josef Hofmann'ı, Sergey Rachmaninov'u dinleyince insan anlıyor neden Wertheimer'in intihar etmek üzere terk ettiği sırada evinde hala uzunçaların içinde Glenn Gould'un Goldberg Varyasyonları kaydının olduğunu ve bir eserin nasıl insanın hayatını içerebileceğini düşünerek Bernhard'ın bu kitabı yazdığını.

 

 

 

 

 

Ruhumun her köşesinden,

Fışkırıyor nazik güçler;

Beni sarmalayan,

Cennetsi sesler ile şarkılar söyleyen-

Göç dünya, ve asla rahatsız etme,

Cennetsi, tatlı koroları!

 

Johann Mayrhofer, Çözülüş

 

(*) Bu yazı Andante Dergisi Kasım 2017 (No: 133) sayısında yayımlanmıştır.

 

 

Andante Yazıları