Andante Yazıları

GLENN GOULD ÜZERİNE(*)

Can Çakmur

 

 

 

Glenn Gould, her müzisyen için özel bir insandır. Hiçbir geleneğe, hiçbir çalış tarzına uymayan anlayışı ile dahi piyanistlerin Pantheon'unda diğerlerinin yanında yerini almıştır. Ancak onlar benzerleri ile gruplar halindeyken, Glenn Gould orada tek başına durur. Sanatsal şarkılar (Lied) için Dietrich Fischer-Dieskau ne ise Bach'ın müziği için de Gould odur. Öncülü olmaksızın gelmiş ve her şeyi değiştirmiştir. Öyle ki, Gould'un ölümünün üzerinden neredeyse kırk yıl geçmiş olmasına karşın, biri Bach çaldığında hala, "Glenn Gould'a beziyor mu?" diye sormadan edemiyoruz. 

 

Ancak Gould, sadece bir Bach piyanisti olmaktan çok öteydi. Beethoven'ın sonatlarının büyüçoğunluğunu, Mozart'ın sonatlarının tamamını kaydetmiş; Yeni Viyana Okulu'nun en önemli yorumcularından biri olmuştu. Ancak belki onu uluslararası üne taşıyan kaydınıGoldberg Varyasyonları olması nedeniyle, belki de kendisinin "Bach piyanisti" gibi yakıştırmaları olumsuzlamayan bir yaklaşımı olduğundan, Gould'un en büyük mirasının, onun Bach kayıtları olduğu kesindir. 

 

Gould'a kadar olan Bach yorumculuğuna dair elimizde ne yazık ki pek az kayıt olmasına rağmen, altın değerinde pek çok edisyon ve uyarlamaya ulaşmak mümkün. Bach'ın müziğine dair çalışma yapmış olan müzisyenler içinde Solti, Busoni, Petri, Lipatti ve hatta Bartok gibi isimler bile var. Doğal olarak, bu isimlerin hepsinin müzikal görüşleri birbirinden pek çok noktada ayrışıyor; ancak hepsi, Bach'ın müziğinin romantik olarak değerli olduğu noktasında birleşiyor. Dolayısıyla bu müzisyenler için Bach yorumu, romantik idealleri olan uzun, kesintisiz melodiler ve keyifle sindirilecek armoniler çerçevesinde şekillenmiştir. İşte Glenn Gould'un 1955 yılında yaptığı Goldberg Varyasyonları kaydıyla yıktığı ilk tabu bu olmuştu. Gould'un bu yıllarda yaptığı Sovyetler Birliği turnesinde, onu dinleyen Vladimir Ashkenazy şaşkınlık içinde "hiçbirimiz daha önce böyle bir Bach dinlememiştik" demiştir. Bugün bile, Rusya'da geçmiş yüzyılın bu Bach anlayışı halen çok yaygındır.

 

Glenn Gould ise bu yaklaşımın antitezidir. Eğer Gould'un Bach anlayışını tek bir kelimeye indirgememiz gerekseydi, bu sözcüartikülasyon olurdu. Gerçekten Gould'un çağdaşlarını en çok afallatan özelliği, Edward Said'in deyişiyle "sanki her parmağında başka bir beyin varmışçasına" çalmasıydı. Glenn Gould'a bu tekniği hocası Alberto Guerrero kazandırmıştı. Ancak Gould, bu çalış tarzını, aynı Liszt'in Czerny öğretilerini Czerny'nin hayal dahi edemeyeceği bir seviyeye ulaştırdığı gibi, Guerrero'nun öngördüğünüçok ötesinde bir potansiyele ulaştırmıştı. Gould'un çalışı, pek çok çağdaşının aksine son derece temiz ve ayrıntılıdır. Bu, onun düşüncelerini iletebilmesinin temel yoludur. Horowitz, dinamikler ve renkler ile müziği yaşatırken, Gould bunu parçanın her detayını göönüne sererek yapar.

 

Gould, Bach'ı kendisinden önce kimsenin anlamadığı bir şekilde anlamış ve kalbine yerleştirmişti. Belki de Gould, Bach'ı dahiyane bir besteci olmanıötesinde, bütün duyguları ile bir insan olarak gören ilk yorumcuydu. Bach'ın bestelerinin mükemmelliği, ondan sonraki kuşakların bu bestelerin aynı zamanda ne kadar insani olduklarını görmelerini engellemişti. Glenn Gould ise hem bir yorumcu olarak hem de kamera karşısındaki inanılmaz rahatlığıyla Bach hakkında konuşarak, bu perdeyi pek çok insan için aralamıştı

 

Gould'un doğaüstü sezgisine ve analiz yeteneğine rağmen, ondan Bach'ın “en büyük üstadı” dolarak söz etmek oldukça yanlış olacaktır. Böyle bir değerlendirme, herhangi bir yaklaşımın normatif boyutunu sahte bir objektiflik kisvesiyle sunmanın yanında hayatlarının önemli bir kısmını Barok tarzına ve Bach’ın müziğine adamış birçok değerli müzisyen için de bir haksızlık olacaktır. Elliot Gardiner, Robert Levin veya Phillippe Herrewege gibi müzisyenler hayatlarını Bach'ın müziğinin derinliklerine dalmaya ve Bach'ı içinden çıktığı yüzyıla ait olarak yaşatmaya adadılar. Bu gibi müzisyenlerin elinden Bach dinlemek, Bach’ı sanki kendi ellerinden dinlemek gibi bir etki bırakır üzerimizde. Müzisyenin besteciye yaklaşımının ne şekilde olması gerektiği üzerinde bir “norm” tartışmasına girmeksizin, olgusal olarak söylenebilecek şey Gould'un hiçbir besteciye yaklaşımının bu şekilde olmadığıdır. Bestecilerin kendi tınıları onun için ön planda değildi. Gould, elindeki notadan başka hiçbir rehber tanımadan, bestecinin derinliklerine dalmaya çalışan bir filozoftu. O yüzden Gould'un İyi Düzenlenmiş Klavye kaydını dinlemek bizi tarihsel bir kişilik olarak Bach'a değil, fakat Bach'ın ürününe ulaştırıyor. Böylece Gould’un Bach yorumu, Baroğu içeren ama dönemsel özelliklerinden doğru bireyselliği ön plana çıkaran bir anlayışı olumsuzladığı ölçüde bir evrensellik (ve zamansızlık) iddiası ortaya koyabilmişti. Levin'in Bach'ı 18. Yüzyıl'dan, Busoni'ninki 19. Yüzyıl'dan çıkıp gelmişken, Glenn Gould Bach’a geçmiş ve geleceği içine katan bir süreklilik kazandırmıştı. Stravinski'nin Beethoven'ıBüyük Füg'ü için söylediği gibi o "moderndir ve her zaman modern kalacaktır."

 

Piyanist olmak Gould'un kişiliğinin sadece bir yönüydü. Gould kayıt teknolojilerinin gerçek potansiyelini fark eden ilk müzisyenlerden biriydi. Bu uğurda, daha sadece otuzlu yaşlarının başındayken konser kariyerine nokta koymuştu. Onun için kayıt yapmak, radyo programları hazırlamak, röportajlar vermek müzisyenliğini tamamlayan aktiviteler olmanıçok ötesinde, başlı başına birer sanat formuydu. Her hareketini meraklı gözlerle takip eden izleyicilerinden uzak olmak, belki de Gould'a sanatın konser salonunda ulaşamayacağı derinliklerine dalma fırsatını sağlıyordu. Aynı piyano sanatında olduğu gibi bu mecrada da Gould, her şeyin kontrolü altında olmasını istiyordu: Kayıt stüdyosunda ton teknisyeni ile beraber oturuyordu ve röportajlarının sorularını kendisi yazıyordu. 

İnanması güç bir şekilde Gould'un konser salonlarından çekilmesi popülaritesini eksiltmemiş, tam aksine onu bir efsane statüsüne yükseltmişti. Bunun sebepleri o kadar farklı yerlerde yatıyor olabilir ki... Her şeyden önce, Gould'un zaten farklı olan kişiliğini daha da gizemli hale getirmişti bu hareket. Aynı zamanda onu, hala konser salonlarında çalan meslektaşlarından daha farklı bir konuma da taşımıştı. Ancak, hepsinden daha önemlisi, Gould kamera karşısında çarpıcı bir doğallığa sahipti. Bu zor kişiliğin aslında ne kadar sempatik olduğunu görmek insanları daha da hızlı etkilemiş olmalı.

 

Glenn Gould'un son yılları zorlu geçmişti. Kontrol tutkusu ve takıntıları onun zarif kişiliğini ele geçirmiş ve kendini yakınlarından bile soyutlamaya başlamıştı. Karmakarışık bir el yazısıyla, yaptığı her şeyi not almaya, böylelikle hem kendisi hem de yaşamı üzerinde kurduğu denetimi günden güne daha da katı bir hale getirmeye başlıyordu. Denetim tutkusu o kadar ileri bir boyuta gelmişti ki, sağlığını bile başkasının denetimine bırakmaya razı gelmiyor, çeşitli doktorları arayıp, onlara başka şikayetler anlatarak kendine farklı farklı reçeteli ilaçlar yazdırıyordu. Bu koşullar altında, ölümünden kısa bir süre süre önce yaptığı Goldberg Varyasyonları kaydı belki de onun en olağanüstü kaydı oldu. Aynı Goldberg'in Arya'sının varyasyonların başında ve sonunda tekrarlanması gibi, Goldberg Varyasyonları ile başlayan bir hayat yine aynı parça ile sonlanmıştı. Hayatında yaptığı son kayıt ise Richard Strauss'un harika Op. 5 Piyano Parçaları ve Piyano Sonatı'nın kaydıydı.

 

Gould, hayatının bir döneminde Kuzey ile ilgili bir radyo programı yapmaya karar vermiştir. Programlardan birinde Kuzey'de yaşamak ile ilgili şu sözleri söyler: "Eğer bir şehirdeyseniz ve tepeniz atarsa çekip gidebilirsiniz. Kaybolabilir ve her şeye tekrar başlayabilirsiniz. Ancak Kuzey'de ve eksi otuz derecedeyseniz, yaza kadar gidebileceğiniz hiçbir yer yoktur. Uzun kış gecelerinde kendinizle baş başasınız demektir". Hayatının sonunda, kendi Kuzey'ine erişmiş olan bu büyük adam, kendisine katlanamamıştır. Dehası, kendi kendini yok etmiştir.

 

Hayatımı şarkıya adamayı düşündüm sıklıkla,

Ve insanların koşturmacasından uzaklaşmayı,

Bugün adıövgü ve eleştiriyle yüceltilmiş,

Ve orada olduğumu biliyor herkes!

 

-Michelangelo, Rime No. 54

 

 

(*) Bu yazı Andante Dergisi Aralık 2017 (No: 134) sayısında yayımlanmıştır.