ÖZGÜR AMA YALNIZ (*)

Can Çakmur

 

 

 

46. İstanbul Müzik Festivali kapsamında 8 Haziran 2018 tarihinde değerli sanatçılar Alican Süner ve Jamal Aliyev ile birlikte Robert ve Clara Schumann, Brahms ve Mendelssohn’dan eserleler çaldığımız bir oda müziği konseri verdik. Nedir bu eserlerin önemi ve nasıl seçildiler? Bu ayki yazı bu soruların düşündürdükleri üzerine ...

 

 

Kapitalizmin gelişmesiyle birlikte burjuva sınıfının ekonomik, siyasi ve kültürel gücü kazanmasının özellikle XIX. Yüzyıldan sonra müzik üzerinde çok doğrudan bir etkisi olmuştur. Aslında XVIII. Yüzyılın sonunda başlayan bu gelişme sonucunda, XIX. yüzyılda piyanonun burjuva ailelerinin oturma odalarının sıradan bir aksesuarı haline gelmesiyle birlikte müzik, evlerde gitgide artan bir şekilde sıradan insanlar tarafından da yapılmaya başlanmıştır. Böylelikle müzik, artık konser salonları dışında gündelik yaşamın içine girmeye başlıyordu. Bir başka deyişle, kayıt teknolojisinin icat edilmesinden çok daha önce, gerek gitgide daha fazla popülerleşen ve evlerde müzik yapmak için üretimi sürekli artan (ve tabi yer tasarrufu sağlayan) konsol piyanolar gerek yayımcılar ve basımevleri gerekse de gitgide yaygınlaşan özel enstrüman dersleri ile birlikte bir müzik endüstrisi doğmaktaydı. İşte bu nedenle, o dönemde nota basımında talebe bağlı bir patlama yaşanıyordu. Bu ilgiye koşut olarak besteciler de evlerde ya da burjuvazinin toplanıp bir araya geldiği küçük salonlarda (bir anlamda partilerde) eğlence amacıyla seslendirilmek üzere eserler üretmeye başlarken, yayımcılar da satışlarını daha fazla artırmak için yeni oluşan bu pazarı denetlemeye, beğenileri yönlendirmeye ve yeni yükselen bu endüstriyi şekillendirmeye başladılar. Sayılara dair bir örnek vermek gerekirse, bu amaçla üretilen sayısız solo piyano eserinin yanında, 1845-1849 yılları arasında sadece Almanya’da tam 33 Yaylı Çalgılar Dörtlüsü eserinin basıldığı söylenebilir. Bu eserlerin büyük çoğunluğu sanat eseri olmaktan ziyade, tam da kültür endüstrisinin çalışma mantığına uygun şekilde tasarlanmış, en fazla birkaç kere çalınacak ve sonra terkedilecek hızlı tüketim ürünleriydi. Yine de oda müziğindeki ucuz eser enflasyonu, dönemin en üstün bestecilerinin kimi zaman sadece kendileri için, kimi zaman da sahnede çalınmak üzere oda müziği eserleri üretmesini de engellememişti. Oda müziği alanında bu dönem üretilen eserler incelendiğinde görülebilecek büyük kalite farklarının nedeni endüstrinin artan popüler üretim baskısının ürünleriyle, büyük bestecilerin ürünleri arasındaki nitelik farkından kaynaklanmaktaydı.

Çevresindekilerin büyük çoğunluğu müzisyen olan Clara ve Robert Schumann’ın oda müziği sevdası, artan popüler ilgi de düşünüldüğünde oldukça doğal görülmeli. Schumannlar’ın Leipzig’de Mendelssohn’un evinde müzikli toplantılara katıldığını, Gewandhaus üyeleri ile beraber müzik yaptıklarını hayal etmek hiç de zor olmasa gerek. Robert Schumann’ın çeşitli topluluklar için yazdığı eser sayısından bu türe ne kadar büyük bir önem verdiğini çıkarsayabiliriz. Dolayısıyla 8 Haziran’da İstanbul Müzik Festival’inde Festival Buluşması konserinin merkezine, hazır festival teması da “Aile Bağları” olarak belirlenmişken, Schumann’ı oturtmaktan daha doğal bir seçenek olamazdı.

Programın ilk parçası gerçek anlamda bir oda müziği eseri: Keman ve piyano için yazılmış FAE Sonatı kemancı Joseph Joachim’e doğum günü hediyesi olarak yakın arkadaşları olan Albert Dietrich (Schumann’ın öğrencisi), Robert Schumann ve Johannes Brahms tarafından bestelenmiştir. Kişiye özel bir hediye olan bu eser, doğal olarak asla basılma amacı ile yazılmamıştır. Gerçekten de 1853 yılında bestelenen bu eser, 1935 yılına kadar basılmadan kalmıştır. Robert Schumann’ın iki, diğer iki bestecinin de birer bölümünü bestelediği bu sonat dört bölümden oluşur. Joachim, Düsseldorf’u ziyaret ettiğinde Clara Schumann ile beraber bu sonatı prima vista çalmıştır. FAE, Joachim’in yaşam felsefesi olan Frei aber Einsam (özgür ama yalnız) mottosunun Fa (F), La (A) ve Mi (E) notaları olarak kodlanmış halidir ve bu ifade her bölümde doğrudan veya gizlenmiş olarak karşımıza çıkar. Olayın esprisi ise bestecilerin bölümleri imzalamamış olmasıdır. Kısaca Joachim, kendisine hediye edilen bu eserde kimin hangi bölümü yazdığını tahmin etmek zorundaydı. Bu eser, tahmin edilebileceği gibi hafif ve kolay bir eser değildir. Çalanlara yüklediği zorluğun yanında duygusal olarak son derece yoğun ve zengin bir eserdir. Ayrıca, Schumann’a ait olan iki bölüm, akıl hastanesine gitmeden önce yazdığı son parçalardandır. Bildiğimiz kadarıyla sonat bestelendiği sırada Schumann hayatının son döneminin nadir huzurlu ve mutlu zamanlarından birini yaşıyordu. Yine de, yazdığı bölümlerde içten içe hasta olduğunu sezmek mümkün.

Programın ikinci eseri ise Robert Schumann’ın eşi Clara Schumann tarafından bestelenmiş olan piyanolu üçlü olacak. Clara Schumann, inanılmaz bir kişilik olmalı. Erkek egemen toplumun kadına karşı aşağılayıcı bakışının henüz “törpülenmemiş” olduğu bir zamanda, yaşadığı dönemin Franz Liszt ile beraber bir numaralı virtüözü olarak değerlendirilebilmesi kolaylıkla kavranabilecek bir şey değil. Eğer bugün Robert Schumann’ın besteleri konser programlarında yer buluyorsa, bu büyük bir oranda Clara sayesindedir. Robert’in Piyano Konçertosu’nun G. Henle Verlag edisyonun önsözünde bu eserin Clara Schumann tarafından 100 veya daha fazla sefer çalındığı belirtilir! Bir diğer anlatımla, eserin ilk seslendirilişinin yapıldığı 1846 yılından konser vermeyi bıraktığı 1891 yılına kadar Clara Schumann 45 yıl boyunca her sene en az 2 kere bu eseri icra etmiş. Clara, piyanist olarak becerisinin yanında Schumannlar’ın finansal yükünü de taşımış ve özellikle Robert’in ölümünden sonra çocuklarına bakan kişi olmuştur. Gençliğinde ise piyanist olarak ününün yanında aynı zamanda üstün yetenekli bir besteci olarak da tanınıyordu. Sol Minör Piyanolu üçlüsü, tartışmasız olarak Clara Schumann’ın en büyük çaplı ve en derinlikli eseridir. Elbette bu parçayı Robert’in veya Brahms’ın eserleriyle karşılaştırmak haksızlık olur; çünkü Clara Schumann bu bestecilerin geçtiği yoğun geleneksel armoni ve kontrpuan eğitiminden geç(e)memişti. Öte yandan söz konusu piyanolu üçlünün her köşesinden Clara Schumann’ın olağanüstü yeteneği fışkırmaktadır. İnsan kendine sormadan edemiyor: Ya Clara Schumann besteci olma yolunu tercih etseydi ya da edebilseydi…

Tabi ki Schumann ailesi üzerine bir konserde bizzat Robert Schumann’ın ve onun görüşüne göre göre yaşadığı çağın en büyük dehalarından olan aile dostu Felix Mendelssohn’un bestelerini seslendirmemek olmazdı. Böylelikle, konserimizin üçüncü eseri, piyano ve çello için Fantasiestücke, Robert Schumann’ın sıklıkla tercih ettiği bir triptiktir. Üç parça ara vermeden çalınır ve nispeten geç döneminde yazılmış bir eser olmasına karşın gençliğinde yazdığı eserlere yakın bir yapıdadır. Müziğin tasvir ettiği karakterler daha nettir; eserde müzik doğallık ve kolaylıkla akar.

Konserin kapanış eseri olan Mendelssohn’un Re Minör piyanolu üçlüsü, pek çok müzisyene göre piyanolu üçlü türünün ulaştığı en üstün noktadır. Schumann’ın bu eser için yazdığı eleştiride besteciden nasıl söz ettiğini anmak eserin ne kadar üstün olduğunu anlamak için yeterli olacaktır: “Mendelssohn çağımızın Mozart’ıdır. O, en üstün müzisyen, çağın çelişkilerini anlayan ve onları bir araya getiren ilk kişidir.” Burada Schumann, kanımca romantik dönemin klasik dönemden kopuşunu anlatıyordu. Gerçekten de bu yıllarda yazılan neredeyse bütün oda müziği eserleri standart klasik formatları, romantik melodi ve armoni anlayışıyla birleştirmeye çalışıp, deyim yerinde ise arafta kalıyorken, Mendelssohn bu eserle beraber Liszt ve benzerlerinin gittiği yola girmeden fantezi dolu romantik yazımı klasik tarzı yok etmeden birleştirmeyi başarmıştı.

Dâhilerin geçidi diyebileceğimiz bu programı çok değerli iki müzisyen, Alican Süner ve Jamal Aliyev ile birlikte hazırlamak benim için hem tarifsiz bir keyif oldu hem de aynı zamanda bu bestecilerin kişisel alanlarına bir bakış fırsatı yarattı. Her ne kadar romantik bir motto olarak Frei aber Einsam bu konserin kesişim alanı olsa da oda müziği dolayımı ile bu sanatçılar aslında o mutlak yalnızlıklarını paylaşıyorlardı.

 

(*) Bu yazı Andante Dergisi Haziran 2018 (No: 140) sayısında yayımlanmıştır.

 

Andante Yazıları