Andante Yazıları

CHOPIN (*)

Can Çakmur

 

 Frédéric Chopin’in kısa yaşamı umutsuzlukla ve ona hayatı boyunca eşlik eden hastalıklarla örülüdür. Kelimenin gerçek anlamıyla bir romantiktir ve deyim yerindeyse ölüler diyarından bir gezgindir. Chopin, bestelerinin tanınmaya başlandığı XIX. Yüzyılın ilk yarısından bugüne dek şüphesiz her müzikseverin kalbinde özel bir yerde durmuştur. Kendine özgü yazım tarzı ve tek bir enstrüman üzerine yoğunlaşması, gizemli ve aşırı romantik kişiliğiyle birleşmesi sonucunda müzik yazınında da kendine çok özel bir yer bulmuştur. Çağdaşları arasında istisnasız bütün büyük bestecilerden en yüksek övgüyü alan muhtemelen tek bestecidir. Mendelssohn, Robert ve Clara Schumann, Liszt, ve daha sonraki yıllarda Ravel, Debussy, Bartok… Hepsi Chopin’i kendi Panteonlarında en değerli yere oturtmuşlardır. Ancak, diğer yandan kendisinin de çağdaşlarından çok daha farklı bir yöne gittiğinin bilincinde olduğu söylenebilir. Belki de bu yüzden yaşadığı dönemin neredeyse bütün bestecilerinin eserlerine karşı oldukça mesafeli bir duruş sergilemiştir. Tüm çağdaşlarından büyük övgüler almıştır ama, onun övgüyle söz ettiği nadir isimler arasında ilk sıralarda çağdaşlarındansa Bach ve Mozart, ardından Schubert ve Bellini gelir.

Chopin on dokuz yaşına kadar kaldığı Polonya’da çok ciddi ve sıkı bir eğitimden geçmiştir. Elimizde parlak gençlik yıllarına dair oldukça fazla bilgi olması, onu anlayabilmemiz için büyük bir şans sunuyor. Çaldığı piyanolardan, hocalarının (özellikle Elsner’in) ona çalıştırdığı armoni kitaplarına kadar pek çok konuda ciddi bir bilgi birikimimiz var. Aldığı pedagojik formasyonla beraber değerlendirildiğinde Chopin’in gençlik besteleri bize kendi özgün dilini nasıl bulduğuna dair çok önemli ipuçları sunuyor.

Klasik dönemle romantik dönem arasındaki tezatlıklar, sıklıkla Romantik dönem ile Klasik dönemin aslında ne kadar iç içe olduğunu gözden kaçırmamıza neden olabiliyor. Örneğin Chopin, 1817 yılında, yani yedi yaşındayken bildiğimiz ilk bestesini yaptığında Schubert henüz 19 yaşındaydı, Beethoven ise Yedinci Senfoni’sini daha yeni bestelemişti. Haydn’ın ölümüyle Chopin’in doğumu arasında ise sadece bir yıl vardır. Dolayısıyla Chopin (aynı Schumann, Mendelssohn ve diğerleri gibi) son derece klasik bir eğitimden geçmişti. Aldığı sıkı klasik eğitimin izlerini bestelerinde de rahatlıkla görebiliriz. Ancak aynı zamanda Chopin hem bestecilik yönüyle hem de piyanistlik yönüyle yeni yollar arayan yeni kuşağın ilk temsilcilerindendi. Bir diğer anlatımla, klasik geleneğin otoritesini alt edebilmesi belki de geleneği olduğu gibi kabullenmek yerine, onu bu kadar iyi bilmesi dolayımı ile sorgulayabilmesi sayesinde gerçekleşmişti. Açtığı yol, romantik dönemin diğer büyük bestecileri ile beraber bir devrim niteliğindeydi ve çok kısa bir süre içinde, hayatının sonuna doğru bu devrim meyvelerini vermiş, zamanın müzikal zevkleri de büyük ölçüde değişmişti.

Her ne kadar Chopin’in erken dönem eserlerini (bunların arasında çok sık çalınan iki konçerto ve Op. 10 Etüdler de var) konser salonlarında sıklıkla duysak da tartışmasız bir gerçek Chopin’in daha sonraki eserlerinde çok daha zengin bir ifadeye eriştiğidir. Bu, erken dönem eserlerinin niteliğinin daha düşük olduğu anlamına gelmiyor elbette. Chopin’in yazdığı her notanın büyük bir dehanın göstergesi olduğu tezi düzinelerce büyük müzisyen tarafından tekrarlanmıştır.

Chopin, Polonya’dan o dönemin çalkantılı politik ortamı nedeniyle ayrıldıktan sonra bir süre Viyana’da kalmış, ardından hayatının sonuna kadar evi olacak Paris’e geçmiştir. Paris o dönemde virtüözler kentiydi. Piyanoya ilgi belki de tarihte ulaşılan en yüksek düzeydeydi. Dolayısı ile piyano yapım teknolojisi de inanılmaz bir değişim/gelişim içerisindeydi. Bu nispeten yeni enstrüman gittikçe daha güvenilir, daha dayanıklı ve daha fazla efekt yaratabilmeye imkân veren bir hale geliyordu. Bu değişim beraberinde yeni çalış tarzlarını da getiriyordu. Esasen Fransız Devrimi ile beraber toplumda gittikçe daha saygın bir konuma gelen burjuva ailelerin piyanoyu salonlarının başat mobilyası haline getirmeleri, boş zamanlarında evlerinde salon konserleri düzenleyerek eğlenmeleri hem endüstriyel he de sanatsal olarak bu gelişmeleri destekliyordu. Sonuçta, bu tür salon konserleri dönemin sanatçıları için de tanışma ve bir araya gelme fırsatı oluşturuyordu. Paris sosyetesinin ışıltılı salonlarının, kadife eldivenlerinin ve partilerinin doğal olarak kendine ait bir müziği vardı. Bu müziğin sunumu için ise, Jeu Perlé (her notanın bir pırlanta gibi çalındığı tarz) dönemin tercih edilen çalış tarzıydı. Salon müziği, günümüzde küçümsense ve değersiz bulunsa bile o dönem bestelenmiş neredeyse her parçanın başat karakterini belirliyordu. Basit, sıklıkla aşırı duygusal temalar yorumcunun hünerlerini sergileyebileceği pasajlarla bezeniyordu. Amaç, duygusal olarak zengin bir müzik yapmak değil, basitçe insanları etkilemekti. Chopin de doğal olarak bu akımın etkisinde kalmış ve belki de kendini, ait hissettiği salonlara kabul ettirebilmek için bu tarzda pek çok beste yapmıştır. Bu kısıtlı türde bile Chopin’in ince mizacı ve insanın yüreğine dokunabilme becerisi göz önündedir. O, salon müziğini, salon müziğinin ulaşabileceği en üst seviyeye taşımıştır.

Chopin’in çağdaşlarının aksine orkestraya ve operaya hiç ama hiç ilgi duymaması onun aslında piyano çalışında bir devrim olan yeni bir çalış tekniği oluşturmasına sebep olmuş olabilir. Chopin’in yazısı o kadar piyanoya özeldir ki, orkestrasyonunu hayal etmek bile imkânsızdır. Onun müziğinde piyanonun sınırlarını zorlamaya gerek yoktur, piyanisti bekleyen zorluk imkânsızın sınırlarını zorlayan hızlı pasajlar, devasa akorlar ve benzeri tipik zorluklar değildir. Devrimci yazım tarzıyla, müziğin bütün detaylarına ve yoğun dokusuna karşın doğallıkla akmasını, bunun içindeki teknik zorlukların adeta yok olmasını sağlayan Chopin, piyaniste bir cambazdansa bir müzisyen olarak hünerlerini sergileme fırsatı sunmuştur.

Chopin, aynı zamanda Paris’te oldukça saygı gören bir eğitmendi. Bu sayede hem kendi çalışına dair, hem de genel olarak piyano çalmaya nasıl yaklaştığı üzerine oldukça fazla bilgimiz var. Dahası Chopin’in çalışını duymuş olan Francis Plante neredeyse yüz yaşına kadar yaşadığı ve kayıt yaptığı için Chopin’in çalışına ikinci elden tanıklık etmek de mümkün. Vladimir de Pachmann ve Moritz Rosenthal ise Chopin’in öğrencilerinin öğrencileri olarak pek çok efsanevi Chopin kayıdı yapmış piyanistler olarak ufkumuzu açıyor. Bu kayıtlar, sadece çalış geleneğine değil, aynı zamanda Chopin’in müziğine de farklı bir açıdan bakmamızı sağlıyorlar. Çalışlarının esnekliği, hayal güçlerinin zenginliği ve piyanoyu “zorlamadan” çalmaları en değerli özellikleri. Bu, aynı zamanda Chopin’in bıraktığı ve korunması gereken önemli bir miras.

Chopin’in olgunluk döneminde bestelediği eserlerden söz etmeden geçmemek gerekiyor. Aslında, yukarıda sözü geçen “salon müziği” Chopin’in sadece çıraklık günlerinde karşımıza çıkıyor. Bu dönemde Chopin Friedrich Kalkbrenner, Ignaz Mocheles gibi piyanist-bestecilerden çok etkilenirken onların bestelerine ve çalışlarına yaklaşmayı çok arzu ediyordu. Hatta öyle ki, Kalkbrenner’den ders almayı bile düşünmüştü. Chopin’i gidebileceği noktadan alıkoyabilecek böylesi bir yıkımdan kurtaran ise çevresindeki herkesin onu aslında Kalkbrenner’den çok daha üstün bir besteci ve piyanist olduğuna ve ondan öğrenecek hiçbir şeyi olmadığına ikna etmesiydi. Sağduyu sahibi bir müzik çevresi sayesinde Chopin de bu durumu kısa süre içinde fark etmiş olmalı. Bu çerçevede, yerine gelen özgüveni onu o güne kadar yaptığı bestelerin çok ötesinde eserler yazmaya itmiş ve kısa süre içinde 1. ve 2. Scherzo’yu, İkinci Piyano Sonatı’nı ve en önemlisi Prelüdler’i bestelemiştir. Bu parçalar o güne kadar yazılan hiçbir esere benzememekle birlikte izleyici için o kadar tatmin edicidirler ki o günden itibaren piyanistlerin standart repertuvarlarına girmişlerdir.

Chopin, gerek yaşam tarzıyla, gerekse milliyetçi idealleri ile, gerekse de sanatının aşırı dokunaklı, birey odaklı doğası ile olsun, gerçek bir romantiktir. Tarihte belki de hiçbir besteci içinde yaşadığı çağın ruhuyla bu denli iç içe olmamıştır. Beethoven veya Liszt zamansız müzik yaptıysa Chopin 19. Yüzyıl’ın müziğini yapmıştır.  

(*) Bu yazı Andante Dergisi Ekim 2018 (No: 144) sayısında yayımlanmıştır.